Eve insanlar doldular. Yoldaş, itilip kakıldığı, rahatının kaçtığı, yemeğinin, suyunun unutulduğu bu kalabalığı hiç sevmedi. Soğuk kış günleriydi. Canı dışarı çıkmak istemiyordu. Karyola, minder altlarına sığınıp, hep aynı şeyleri aynı öfkeli ve umutsuz sesle tekrarlayan bu insanlardan korunmaya çalışıyordu. Saklandığı yerden gözleyebildiğinde, sahibinin hep aynı köşede, aynı eski koltukta hareketsiz oturduğunu ve sustuğunu görüyordu. Sanki, o gazete haberini okuduğu gece attığı anlatılmaz çığlıkla birlikte, bütün sesi, bütün gücü ve nefesi onu terk etmiş gibiydi.
Sonra kimseler gelip gitmemeye başladı. Evde yapayalnız, artık bir daha tekrarlanmayan acı bir çığlığın yankısı ve kısa pantolonla bırakılıp da bir gazete köşesinde göğsünde bir kurşunla bulunan delikanlı bir oğulun hayaliyle baş başa kaldılar. Sahibi birbirine eklenen, bitmeyen derin uykulara yattı. Kaç kedi ayı, belki de yılı geçti aradan... Bir daha kaleye çıkan merdivenli sokaklardan; denizden esen imbatın, insanları ve kedileri nasıl yumuşacık okşadığından; kedilerin patilerine ceviz kabuğu takan kısa pantolonlu, saçları dağınık, haşarı bir oğlandan; hayalden, umuttan, sevinçten hiç söz etmedi. Ölümün, suçluluğun, çaresizliğin kederi doldurdu küçük sürgün evini. Bazen uykularından uyanıp onunla eskiden yaptığı gibi konuşup dertleşmeye çalışsa da, bir daha hiçbir şey, hiçbir zaman eskiden olduğu gibi olmadı.