O kadar uzun bir okuma serüveniydi ki nereden başlayacağımı bilemedim . Kemal'in aşk diye adlandırdığı takıntısı, Füsun'un nişanlı bir adamla bir ilişkiyi göze alması, istediği hayat uğrunda engelleri göremeyecek kadar çaresiz kalışı, Sibel'in her şeyden habersiz başladığı ilişkide nişana kadar mutlu olduğunu zannedip sonrasında gerçekleri öğrenmesi üstelik Kemal'i hastalığıyla kabul edip onu iyileştirmeye çalışacak kadar gözüne perde inmiş olması... Yine de Sibel adına bir noktada sevinebiliyorum : Gerçekleri algılaması uzun sürmediği ve Kemalle olmayacağını anlayıp onu bırakıp gittiği,kendi hayatına bakmayı tercih ettiği için. Nitekim Füsun için bu fark edilişler çok geç oldu. Her şeyin ayırdındaydı ama kendini kaybetmişti bu sefer de. Ölmek istemedi , ondan çalınan hayatı istedi sadece ama yaşamak için de çabalamadı.
Kemal , Füsun'dan çok yokluğuna değer veriyordu. Yokluğundayken çektiği o acı, hep onu bulma arayışı, eşyalarla teselli oluşunu kendisi için yaşam motivasyonu yapmıştı. Füsun evli olmasına rağmen kendi mesleki vazifesi gibi düzenli olarak o eve gitti, bu süreçte her adımının motivasyonu da Füsun'un kocasıyla mutlu bir aşk hayatının , cinsel hayatının olmadığı ve nihayetinde onunla kavuşacağıydı. Ona göre tam kavuştuk dediği noktada da artık Füsun'un "idrâk" faktörü devreye girdi.
Romanı okurken güzel bir aşk hikayesi değil de rahatsız edici bir takıntıyı, yarım kalınmış hayalleri, tarihin tekerrür edişini okudum. Olayın olmayışı ve aynı cümlelerle,tekrarla karşılaşmak da beni yordu açıkçası. Bazı nesnelere yüklenen anlamlar ve parallelikler biraz hoşuma gitti, onun analizini yapmak zevkliydi. Kalın bir eser olduğu için yeterince uzun bir okumaydı benim için bitirdiğimde her anlamda yorulduğumu hissettim