“Gerçekleştiremeyeceği bir hayali kovaladığı için hiçbir gününden tat alamadığını da söylemişti.
Bu da doğru.
Yine de,eğer hayallerimizin peşindeyken mutlu olabiliyorsak, bu onu peşinde koşmaya değer kılmaz mı?"
“Yani, sen şimdi mutlu olmak için beni terk ediyorsun, öyle mi? İyi yaptın. Mutlu ol.
Gerçekten mutlu olmak zorundasın.Ben senin yerine mutsuz yaşayacağım.
Birinin benimle olduğu için mutsuz hissedebileceğini nasıl düşünemedim. Mutsuzluğun kaynağı olduğum gerçeğini nasıl bunca zaman boyunca fark edemedim? Beni unut. Benimle geçirdiğin tüm anları unut.
Beni düşünme, beraber olduğumuz günleri hatırlama. Ben seni unutmayacağım. Tüm hayatımı seni suçlayarak yaşayacağım.
Beni sefil hale düşüren kadın olarak hatırlayacağım seni. Bir daha karşıma çıkma. Birbirimizi asla görmeyelim."
Mutluluk o kadar da ulaşılmaz değil. Mutluluk denilen şey geçmişimizde ya da uzak geleceğimizde beklemiyor.
Hemen gözlerimizin önünde duruyor. O günkü bira gibi, bugünün ayva çayı gibi.
Yazıları dingin ve derin bir nehri
andırıyordu. Böyle yazan bir kişinin nehir gibi yumuşak bir auraya sahip olacağını tahmin etmiş ancak onunla tanışınca bir
nehirden ziyade yaprağa benzediğini düşünmüştü. Canlı, yeşil bir renkle parıldayan, esinti başlayınca kendini
rüzgâra teslim edip havada hafifçe süzülerek uçan bir yaprak. İndiği yerdeyse
gözleri ışıldayarak, usulca konuşmaya başlıyordu; saf bir nezaket ve yerinde bir ilgiyle.
Martı Jonathan Livingston
Richard Bach’ın Martı Jonathan kitabı, sadece bir martının hikâyesi değil; “kendi sınırlarını aşmak isteyen herkesin” iç dünyasına dokunan bir yolculuk aslında.
Kısa ama çok derin… Özellikle özgürlük, cesaret ve “başkalarının ne dediğini umursamadan kendi yolunu seçmek” temasını çok güzel veriyor.
Jonathan’ın sürüden ayrılışı, yalnız kalışı ve sonunda gerçek benliğini buluşu; okurken hem huzur verdi hem de düşündürdü.
Bana göre bu kitap, hayatında değişim isteyen herkese küçük ama güçlü bir hatırlatma:
“Limit yok. İstersen uçarsın.”
Bazen herkesten ayrılmak gerekir…
Uçmak için.