insan yalnızdı, çaresizdi. bitkiler gibi kök verip yüzyıllarca dünyaya tutunamıyor ya da hayvanlar kadar mükemmel koku alamıyor, hızlı koşamıyor, uzakları göremiyor, kanatlanıp uçamıyordu. o yüzden insan insana mecburdu, muhtaçtı işte. bunu bilmeli, dünya ve insana bunu bilerek bağlanmalıydık. insan bu eksikli tabiatı icabı bencildi. bu bencillik de onu kötü yapmaya yetiyordu.
yine de güzeldi hâlâ. hâlâ nazlı ve endamlıydı. sevgi ve vefa duygusunun uzak diyarlara sonsuzca uçabilmekten bile kıymetli olduğunu, tüm dünyanın etrafında dört dönebilecekken burada bu ihtiyara yarenlik etmenin nasıl da bir göçücü kuşun kalbini çalabileceğini göstermişti bize turna.
oysa şimdi öyle boş görünüyor ki bir erkeğin, kadının aslında başka bir erkekten aldığı kızlık soyadına böyle ''anlayış'' göstermesi. kadının nüfus kağıdında bile erkekler çarpışıyordu.
azıcık sevildi diye, belki de ömür boyu aşağılanmış hisettirmekten başka hiçbir şeye yaramayacak bir şefkatle, bıraksalar çaresizce helak olup tükenecekmiş de, neyse ki bir erkek onu lütfuyla kanatları altına alıverince kurtulmuş gibi muamele görsün diye kalan ömrünü don, çorap yıkayarak, koltukta sızmış adamın üstüne battaniye taşıyarak geçirmeyecekti.