Puan vermedi·192 syf.··
Beğendi
·
2026 67. kitabı
Mesa’yı okuyun. Cümleye böyle girmekte beis görmüyorum çünkü bu genç yazarın küçücük ayrıntılarla koca düzeni ifşa etme becerisini daha görünür kılmak gerek. Dramatik büyük olaylara ihtiyacı yok. Onun alameti farikası, insanın içindeki küçük gerilimleri, bastırılmış utancı ve huzursuzluğu okurun sinir uçlarına basarak görünür kılması. İlişkiler içindeki görünmez güç mekanizmalarını açığa çıkarmaya yemin etmiş biri Mesa. Ve bunu öyle iyi yapıyor ki, okurken sıkışmış, boğulmuş hissediyorum. Bir Aşk’ta bunu özellikle ilişkiler üzerinden yapıyordu. Bu kitapta ise en çetrefilli yerden, aile kavramı üzerinden yapıyor. Büyük olaylara, fiziksel şiddete ya da yüksek dramatik kırılmalara başvurmaya tenezzül etmiyor derdini anlatmak için. Çoğumuza sıradan gelen gündelik baskıyı, sevgiyle tahakkümün birbirine karıştığı ince çizgiyi belirginleştiriyor. Aileyi kapalı bir kurum gibi anlatmıyor; ailenin kurduğu yaraların insanın toplumla ilişkisine nasıl sızdığını gösteriyor. Evde yaşadığı sıkışmayı içselleştiren çocukların dışarı çıktığında da “yer kaplama hakkından” emin olamayışı… Aile içinde sürekli denetlenmiş, küçümsenmiş ya da duygusal olarak bastırılmış birinin okulda, arkadaşlıkta, aşkta, iş hayatında kendini doğal bir özne gibi hissedemeyişi… Evde söz hakkı olmayan çocuğun, dışarıda da kolay kolay ses çıkaramayan bir yetişkine dönüşmesi… Karakterleri asla dramatik biçimde “mağdur”laştırmıyor. Daha çok, insanın hayata katılma enerjisinin yavaş yavaş nasıl aşındığını gösteriyor. Kendi tercihlerini ahlaki üstünlük gibi sunan, başkasının yükünü “değer”, “doğallık”, “emek” gibi kavramlarla meşrulaştıran, karşı tarafı itiraz ederse sanki yüzeysel, eksik, suçlu hissettiren baba modeli de maalesef fazla tanıdık. En çarpıcı yanı da bu zaten. Her şey, herkes çok tanıdık.
AileSara Mesa · Sel Yayıncılık · 2025101 okunma
9/10
·128 syf.··
Beğendi
·
2026 42. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 10 Haziran 2026 06:57
#İstediğimİnsanOlmaYolunda #EsraOras Herkese merhaba arkadaşlar. Bugün sizlere Esra Oras'ın kaleminden İstediğim İnsan Olma Yolunda adlı psikoloji türünde 127 sayfalık eserle geldim. Yazarın ilk kez kalemiyle tanıştım. Anlatımı açık, anlaşılır ve akıcıydı. Kitabın ismi bile bize bir şeyler anlatıyor gibi değil mi? "İstediğim insan olma" Peki biz istediğimiz bir insan mıyız, yoksa başkalarının istediği gibi bir insan mıyız? Eminim yavaş yavaş düşünmeye başladınız. Çünkü yaşantımızda bir sürü kelimeye, cümleye maruz kalıyoruz. Kelimeler ve cümleler bizi yaşantımızda etkiliyor. Her ne kadar çevremizde pozitif olarak söylenen şeyler olsa da aslında derine indiğimiz zaman işin rengi değişiyor. Kitabı okuduğunuz zaman çevremizin ya da kendi içimizde pozitif olarak gördüğümüz söylemleri, inanç bazında söylenenler, dış etkiler vs. aslında bizleri nasıl bir insan olacağımızı da şekillendiren unsurlardan. Doğru ya da mantıklı olarak gördüğümüz durumlar aslında arka planında etkenleri çok büyük. Kitabı okuduktan sonra eminim ki benim gibi artık detaylara takılacak ve derine ineceğiniz bir düşünme modeli gelişecek hayatınızda. Çünkü bize iyi geldiğini sandığımız birçok söylemin hayatımızda o an ya da kısa bir dönem için iyi geldiğini varsayalım. Peki uzun vadede olan ne olacak? İşte burada her şey şekilleniyor. Biz anlık bir iyi hissetme durumundayken aslında arka planda gerçekliğe karşı yabancılaşıyoruz. Bize iyi gelen cümleler, kelimeler ya da inanç olarak bize iyi geldiğini hissedip kabullendiğimiz neler varsa hayatımızın geri kalanını etkileyecek ve şekillendirecek unsurdur. Kitapta okuduğumuz zaman yazarın anlatımı ile herhangi bir pozitif cümle bile bize normal gelirken, yazar anlatımlarıyla bizleri gerçekten kendi istediğimiz insan olma yolunu şekillendiriyor. Çünkü
İstediğim İnsan Olma YolundaEsra Oras · Timaş Yayınları · 202624 okunma
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Puan vermedi·325 syf.··
2026 21. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 09 Haziran 2026 19:57
Özel eğitimde her gün Charlie Gordon’larla çalışıyorsun — bunu okurken fark etmeden duraksıyorsun. Çünkü Keyes’in anlattığı şey sadece bir zekanın yükselmesi değil, bir insanın başkalarının gözündeki yeriyle yüzleşmesi. Charlie’nin “arkadaşlarının” aslında onu küçümsediğini öğrenmesi, zihinsel yetersizliği olan bireylerin toplumda nasıl görüldüğüne dair o rahatsız edici gerçeği romanın tam ortasına koyuyor. Ve bu sahneyi okurken “ben öğrencilerime nasıl bakıyorum?” sorusu kaçınılmaz biçimde geliyor. Charlie’nin dönüşüm süreci aslında iyi tasarlanmış bir bireyselleştirilmiş programa benziyor — hedefe odaklı, ölçülebilir, belgelenmiş. Ama Keyes’in sorduğu soru tam da BEP’lerin yanıt veremediği türden: müdahalenin başarısı kimin için başarıdır? Charlie için mi, onu “geliştirmek” isteyen bilim insanları için mi, yoksa onun “normal” olmasını bekleyen toplum için mi? Özel eğitimciler bu gerilimi soyut bir etik tartışması olarak değil, her sabah sınıfa girdiklerinde bedensel olarak yaşıyorlar. Romanın sonu — ki vermeyeceğim — tıbbi model ile sosyal model arasındaki o eski, bitmez tartışmayı düşündürüyor. Keyes bizi Charlie’yi “iyileştirme” arzusunun aslında kimin sorununu çözdüğünü sormaya zorluyor. Algernon’un hikayesi bu yüzden sadece bir çocuk kitabı değil; disability studies’in en temel sorusunu, akademik bir dille değil bir farenin ölümüyle soruyor. Ve bu soru, sınıfına her gün giren bir özel eğitimci için hiçbir zaman teorik kalmıyor.
Algernon'a ÇiçeklerDaniel Keyes · Koridor Yayıncılık · 202536,8bin okunma
Asıl Hasta Kim?
7/10
·72 syf.··
2026 8. kitabı
·
27 saatte okudu
·
Okunma: 24 Mayıs 2026 02:16
Bu sadece akıl hastanesi hikayesi değil toplumun vicdansızlığını insanın acıyla ilişkisini sert bir eleştiriyle anlatır. Eserdeki en güçlü tema duyarsızlık eleştirisidir. Hastalar kötü koşullarda yaşarken insanlar bunu “normal” kabul eder ve eleştiri bile yapmazlar. Doğanın kanunu bu değil mi zaten. Başına gelmeyen bir şeyin eleştirisini değil empatisini bile yapmayız. Doktorumuz ne zaman ki koğuşa kapatılıyor işte o zaman acıyı ilk defa içeriden deneyimliyor. Çehov bize kısaca toplumda farklı düşünen insanların kolayca dışlandığını anlatıyor. Doktor sorgulamaya başladığında çevresi onu tehdit olarak görür. Böylece akıl hastanesi aslında toplumun küçük bir modeli haline gelir. Güç kimdeyse “normal”i o belirler. Yargı dizisinde savcı Ilgaz Kaya’nın söylediği bir söz vardı “acının içinden geçmezsen, dışına çıkamazsın”. Bu kitabı okurken arka planda sadece “Francis Lai - 13 jours en france” parçası çaldı🪭 Okuyacak olan arkadaşlara şimdiden keyifli okumalar diliyorum
Altıncı KoğuşAnton Çehov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202687,3bin okunma
10/10
·200 syf.··
Beğendi
·
2026 8. kitabı
Yaratıcı bir düşünceye, içsel bir coşkuya ve sonsuz iyimserliğe sahip bir dehanın yaşam öyküsü. Werner heisingberg 32 yasında Nobel ödülü almış, milliyetçi bir alman. Savaştan hemen önce alman otto hahn bir nötronun çarptığı uranyumun 2 eşit ağırlıkta atoma artı buyuk miktarda enerjiye ve 3 nötrona ayrıldığını keşfetti. Heisingberg alman uranyum projesinin basına getlrildi. Zincirleme reaksiyon başladılar fakat enerji üretmek için 120 bin kadar çalışana, yüksek paraya ihtiyaçları vardır. Savaş çıkınca ödenek durur. Sağ duyulu alman bilim adamlarından birisi gidip hitlete bir bomba ingiltereti ortadan yarar deseydi Hitler hemen ödenek verirdi fakat hiçbir bilim adamı bunu yapnayıp enerji üretme amacı taşır. Sonra ki yılda tutuklanır, göz hapsine alınır barışçıl fizik yapmak amacı ike serbest kalır. Evrensel formül üzerinde çalışır fakat dönemin matematiksel eksikliği ile yapamaz öldükten sonra Evrensel modelin yanlış, arkadası gell man un kuarklı modeli doğru çıkar. 75 yasında ölür.
Werner Heisenberg (1901-1976)Armin Hermann · Alfa Yayınları · 20256 okunma
Görünmez Prangalar: Hapishanenin Doğuşu Üzerine Bir Sorgulama
Puan vermedi·352 syf.·
2026 10. kitabı
Michel Foucault’nun başyapıtı Hapishanenin Doğuşu, modern toplumun görünmez prangalarını anlamak için çıktığım felsefi yolculukta zihnimde adeta şimşekler çaktırdı diyebilirim. Kitap, ilk bakışta sadece hapishanelerin ve cezalandırma yöntemlerinin tarihsel evrimini anlatıyor gibi görünse de, satır aralarında bugünkü gündelik hayatımızı, bedenlerimizi ve zihinlerimizi kuşatan gizli iktidar ağlarını deşifre ediyor. ​Eseri okurken beni en çok sarsan şey, Foucault’nun kitaba başlarken sunduğu o keskin tezat oldu. 1757’de bir kral katilinin halkın gözü önünde, işkenceyle etlerinin koparılarak öldürülmesi ile bundan sadece yetmiş yıl sonra bir çocuk suçlular hapishanesinin dakikası dakikasına planlanmış o ruhsuz, sessiz rutini arasındaki fark, insanlığın bir anda daha "merhametli" olduğunu göstermiyor. Aksine, değişen şey iktidarın taktiği. Eskiden suçlunun bedenini paramparça ederek gücünü kanıtlayan devlet, modern çağda gözlerden uzaklaşıp doğrudan insanın ruhunu, "normalliğini" ve itaatkârlığını hedef almaya başlıyor. Amaç artık bedeni yok etmek değil, onu sistem için üretken ve uysal bir araç haline getirmek. Tam da bu noktada karşımıza çıkan Panoptikon modeli, yani ortadaki bir kuleden her an izlendiğini bilen ama kuledekini göremeyen mahkûmun kendi kendisinin gardiyanına dönüşmesi hikayesi, günümüz dünyasının kusursuz bir özeti gibi. Foucault’nun sorduğu gibi, sahiden de fabrikaların, okulların, kışlaların ve hastanelerin hapishanelere bu kadar benzemesi bir tesadüf olabilir mi? Okuldaki yoklamadan iş yerindeki mesai takibine kadar her şey, bizi hizaya sokmak ve "normalleştirmek" için tasarlanmış durumda. ​Ancak metnin bu büyüleyici ve ufuk açıcı anlatısına rağmen, Foucault’nun kurduğu evreni bütünüyle kabullenmek beni felsefi olarak ciddi bir çıkmaza sürüklüyor ve
Hapishanenin DoğuşuMichel Foucault · Ayrıntı Yayınları · 20261,382 okunma