Peki kötücül ve yırtıcı özeleştiri -Freud'a göre- nasıl en büyük
hazzımız haline geldi? Nasıl oldu da birer nesne konumunda
olduğumuz, yargılama ve sansürün nesneleri olduğumuz bu tablodan
bu denli zevk alır olduk? Affetmeyen, amansız özeleştiriye,
sınırlandırılma ve eksilmeye duyulan bu heves nedir böyle?
Freud'un buna yanıtı ayartıcı ölçüde basittir: Sevgiyi kaybetmekten
korkarız.
...
Çocuk anne babasına, "Sevginiz ve korumanız karşılığında mümkün mertebe olmamı
gereksindiğiniz kişi olacağım," der.
...
Güvenlik arzuya tercih edilir; arzu güvenlik kaygısına kurban gider.
Ancak bu sözümona güvenlik -en azından Freud'un bakış açısına göre- karşılığında epey ağır bir bedel getirir: fiilen bir nesneye dönüştürülme ve nesne gibi
muamele edilme bedelini. Bu durum, aşırı derecede eleştirel ve
kınayan gözlerle incelemeye tabi tutulması gereken yaratıklar olduğumuzun
bize hissettirilmesine bağlıdır.
...
Açıkça görülüyor ki, bu rejimin düşünmemize izin vermediği
şey, yasak olmayan hazlarla da tıka basa dolu olduğumuz ve onlardan da ilham aldığımızdır; ya da ahlaki ideallerimizin yasaklar haricinde bir şeyler olabileceği ( 19. yüzyıl felsefecilerinden Henry Sidgwick'in The Methods of Ethics [Etiğin Yöntemleri]
kitabında ortaya koyduğu gibi,
*ahlaki idealin zorunlu değil de cazip olarak sunulmasını pek kolay tasavvur edemeyiz*). Tıpkı aşıri korunan çocuğun, bu kadar korumaya ihtiyacı olduğuna göre, dünyanın çok tehlikeli bir yer ve kendisinin de çok zayıf biri olduğuna inanması (ve anne babasının da onu tüm bunlardan koruyabildiğine
göre çok güçlü olduklarinı düşünmesi) gibi, tüm bu sansür ve yargılama da bizi korkutarak, aslında tamamen antisosyal ve hatta hem kendimiz hem de başkaları için tehlikeli olduğumuza inandırmıştır. Bu debdebeli saçmalık doğruymuş gibi
Yoksul söz dağarcığı ve son derece ciddi ve boğucu dramasıyla vicdanın aşırı yorumlanmaya ihtiyacı vardır. Eksik yorumlanmış haliyle kendi koşullarına göre ancak propaganda olarak algılanabilir ( üstben benlik hakkında sadece propaganda yaparak konuşur, bundan ötürü böylesine sıkıcı ama aynı zamanda dinlemesi kolaydır).
Psikanaliz, vicdan olmayan ama ona benzeyen üstbenin yeniden tanımlamayla değiştirilip değiştirilmeyeceğiyle ilgilidir. Freud kendi kendimizi suçlayan içsel monologlarımız kadar amansız bir şeyin normalden daha yaratıcı bir şekilde yeniden betimlenmesi gerektiğini fark etmişti. Bu tür yeniden betimlerneler olmaksızın
-ki Ham/et kuşkusuz bunlardan biridir- Cummings'in "alternatif benlikierin muhtelif parçaları" dediği şey susturulmuş olacaktır. Üstbenin ahtapot gibi boğazımıza sarılan kollarının, ima ve çarpıtmalarının yanında zalim kaderin yumrukları ve okları hiç kalır. Freud'a göre, üstbenin amacı bireyi katiksız biçimde tekbenci ve başkalarıyla alışverişlen aciz kılmaktır: kendi kendini cezalandıran, nefret uyandıran, yetersiz, yalıtılmış, kafasını kendisine takmış, sıkıcı ve sıkılmış, kimsenin sevemeyeceği
ve arzulayamayacağı kadar suçlu biri. Bir başına kalmış modern birey ve onun Freudcu üstbeni - kendi dünyalarında bir köle ve efendi. III. Richard oyunun sonunda sorar: "Kimden korkuyorum? Kendimden mi? Başkası yok ki."
Geleceğin bilinmezliğine katianma yollarından biri onu aslında geçmiş gibi, sanki geçmiş bizim bilmediğimiz bir şeymiş gibi görmekten geçer (Freud bu fikre aktarım
kavramı içinde şekil vermiştir; geçmiş ailevi ilişkiler temelinde yeni insanlar icat ederiz, sanki gerçekten bu insanları tanıyormuşuz ve bu bilgiyi güvenilir bir rehber olarak kullanabilirmişiz gibi).
Mutluluk dediğimiz şey, en dar anlamıyla, kuvvetle bastırılmış ihtiyaçların tatmin edilmesidir ve doğası gereği ancak dönemsel bir hadise olarak gerçekleşebilir.
Âşıkken, kendimizi ötekine bıraktığımız, ötekine açıldığımız, ötekinin tüm ufkumuzu (fantezileri, rüyaları, hayalleri) kapladığı, öteki karşısında kendimizi iyiden iyiye geri çekmiş göründüğümüz o istisnai zamanda bile asıl aradığımız öncelikle kendimizdir.