Kibir, kibir, kibir...Her yerde kibir. Hatta bir mezarın ağzında, yüce amaçlar uğruna ölmeye hazır insanlar arasında bile kibir. Kibir! İçinde bulunduğumuz yüzyılın karakteristik özelliği ve özel bir hastalığı sanki bu? Neden geçmiş toplumların yaşamında bu tutkudan veba ya da kolera kadar bahsedilmiyordu? Neden yüzyılımızda yalnızca üç tür insan var: Bunlardan birinciler kibir kaçınılmaz bir olgudur deyip onu adil bulur ve kendilerini gönül rahatlığıyla ona teslim ederler; ikinciler onu bir mutsuzluk olarak görürler ama ona karşı konulamayacağını savunurlar ve sonuncular bilinçsizce, kölece kendilerini onun etkisine bırakırlar.
Sık sık düşündüğüm tuhaf bir şey vardır: Savaşan taraflardan biri ötekine, iki ordudan da birer askeri evlerine göndermeyi önerseydi ne olurdu? Tuhaf bir düşünce gibi geliyor ama neden uygulanmasın ki? Sonra her iki taraftan da birer asker daha terhis edilecek, derken üçüncüler, sonra dördüncüler... iki orduda da birer asker kalana dek sürdürülecek bu iş (iki ordunun da sayıca eşit güçte olduğunu ve niceliğin nitelikle yer değiştirebileceğini varsayıyoruz). Bu durumda, akıllı varlıkların akıllı temsilcileri arasında ortaya çıkan gerçekten karmaşık siysal sorunlar ille de dövüşerek çözülecekse, varsın bu iki asker dövüşsünler: Biri kenti kuşatsın, öbürü de savunsun!
Bir paradoks gibi görünebilir bu düşünce ama doğrudur. Gerçekten de, müttefiklerin tek bir temsilcisine karşı savaşan tek bir Rus ile, her ikisi de seksener bin kişilik iki ordunun çarpışması arasında ne fark vardır? Yüz otuz beş bine karşı yüz otuz beş bin? Yirmi bine karşı yirmi bin? Yirmiye karşı yirmi? Bire karşı bir? Bu sayıların hiçbiri ötekinden daha mantıklı değildir. Hatta sonuncusu galiba en mantıklı olanı, çünkü en insancıl olanı o. İki şeyden biri: Ya savaş bir çılgınlık ya da bu çılgınlıktan geri durulamıyorsa insanlar akıllı yaratıklar değiller, ki nedense böyle düşünmeye alışmışızdır.