Gençlik denen macera, eninde sonunda sönecek bir ateşten ibaretmiş. Şimdi buzlar içinde, o ateşi özlüyorum. Lakin gailesini de pekâlâ hatırlıyorum. Ne hamlık kolaydı ne de ateşte döne döne pişmek. Gençliğin alameti, her şeyi bildiğine vehmetmek, ziynetiyse görkemli bir cehaletti. Heyhat, bazı şeyler zamanla idrak ediliyor. Beşer şaşkınlığından sıyrıldığında genellikle de iş işten geçmiş oluyor. Hayat, sırayla giydiğimiz bir hırkaysa bile, başkasının çıkardığı, üstümüze bol geliyor. Bizden evvelkilerin tecrübelerini şıkır şıkır kuşanamıyoruz, herkes kendi ateşinde yanmak istiyor.
Ne ben eskisi gibiyim artık ne de hayat eskiden önümde uzanan o uzun, güneşli yol. Yolun gittikçe kısaldığını, göğün usul usul karardığını anlayan herkes gibi, nicedir hep geriye doğru yürümeye, handiyse kaçmaya uğraşıyorum. Her fırsatta maziyi ortaya dökmeler, kırılıp dökülmeler hep bundan. Yaşımdan çok erken çöktüğümün farkındayım ama zaten insanı yaşı değil, hayatı yaşlandırıyor. Bazen yaşadıkları, bazen de yaşayamadıkları. Kuracak hayali kalmayan, otuzunda bile doksanına varabiliyor. Önce ruh pörsüyor, sonra beden de ona uyuyor. Bunu maalesef kendimden biliyorum. Gençken, önümde uzanan o uzun yola bakardım. Bugünse, yolun sonuna yaklaştığımın hoyrat, küstah, nadan alametlerini seyrediyorum.
Ne güzel, ne mutlu günmüş diyorum dönüp bakınca. Oysa o gün biri kulağıma eğilip, "Şimdi mutlusun, ileride bugünü mutluluğa emsal hatırlayacaksın" diye fısıldasa, hayatta inanmazdım.