"Kemal Sunal, Türk halkının kendisi, yansımasıdır, her şeyidir. Kemal Sunal'da sevgi, hoşgörü ve sıcaklık var. Meseleleri hep sevgiyle hallediyor. Çok kızdığı zaman bile dövmüyor. 'Eşşek oğlu eşşek' deyip bir tokat atıyor en fazla yola getirmek için. Halk bunu seviyor, kendini buluyor. Tabii biraz da çarıklı yanı var, o da halkımızın genel karakteri."
Ama daha korkutucu neden, Sibel'in olağanüstü bir irade ve aşkla sürdürdüğü "beni iyileştirme" çabasının bir işe yaramadığını ya da daha kötüsü, "iyileşsem bile" gelecekte hem onu hem Füsun'u idare edeceğimi düşünmesiydi. Bu son ihtimale en kötü zamanlarımda ben de inanmak ister, bir gün Füsun'dan haber alacağımı, bir anda eski mutlu günlerimize dönüp gene her gün Merhamet Apartmanı'nda buluşacağımızı, aşk acımdan böylece kurtulduktan sonra da tabii ki Sibel'le de sevişebileceğimi ve onunla evlenip çocuklu, mutlu, normal bir aile hayatı yaşayacağımızı hayal ederdim.
Nereden, hangi rezil tecrübelerden edinmiş olduğumu
bilmek bile istemediğim içimdeki "aşk bilgesi", tecrübesiz Füsun un,
benden daha içten davrandığı için "oyunu" kaybettiğini sinsice
müjdeliyordu bana.
Bütün hayatımı geçirdiğim sokakları yasaklarla daraltmam ve onu hatırlatan eşyalardan uzaklaşmam, ne yazık ki Füsun'u bana hiç unutturmadı. Sokaklarda kalabalık içinde, davetlerde hayalet görür gibi Füsun'u görmeye başlamıştım çünkü.
"Aşk nedir?"
"Neymiş?"
"Aşk, Füsun karayolları, kaldırımlar, evler, bahçeler ve odalarda gezinirken ve çay bahçelerinde, lokantalarda ve akşam yemeği sofrasında otururken, ona bakan Kemal'in duyduğu bağlılık duygusuna verilen addır."
"Hmmm... güzel cevap," derdi Füsun. "Beni görmediğin zaman aşk olmuyor mu?"
"O zaman fena bir takıntı, bir hastalık oluyor."