…”Başlangıçta Mavisakal’dan korkuyordu. İhtiyatlıydı. Bununla birlikte, orman gezisinden bir parça hoşlanması, sezgisini dinlememesine neden olur. Hemen her kadın bu deneyimi en azından bir kez yaşamıştır. Sonuçta Mavisakal’ın tehlikeli değil, yalnızca kendine özgü ve ilginç biri olduğuna kendini inandırır. Ah, ne kadar aptalca! Şu küçük ve yaşlı mavisakalcığı ne akla hizmet bu kadar itici buluyorum ki? Kızın vahşi doğası durumun farkına varmıştır ve mavi sakallı adamın ölümcül olduğunu bilir ama safdil psişesi bu içsel bilgiyi yadsımaktadır.
Alarm sistemleri henüz gelişmemiş olan bu kadar genç bir kadında böylesi bir yargılama hatası neredeyse alelade bir şeydir. Bir gölge gibi yaklaşan kırk kiloluk vaşağa aldırmadan ormanın açıklığında kendi kendine yuvarlanıp oynayan bir yetim kurt yavrusu gibidir. İçsel uyarıları vahşi olandan neredeyse duyamayacakları kadar uzaklaşmış olan yetişkin kadınlar da yine safdilce gülümseyerek ona doğru ilerlerler.
Bütün bunlardan kaçınmanın mümkün olup olmadığını merak ediyor olabilirsiniz. Hayvanlar dünyasında olduğu gibi, bir genç kız da yok ediciyi ana babasının öğrettikleri yoluyla tanımayı öğrenir. Ana babasının sevgi dolu rehberliği olmadan daha yolun başında kaçınılmaz bir biçimde bir ava dönüşecektir.” …
“Kadınlar olarak, kendimizin ölü ve parçalanmış kısımlarımızı geri çağırmak, hayatın kendisinin ölü ve parçalanmış kısımlarını geri çağırmak bizim meditasyon pratiğimizdir. Ölmüş olandan yeniden bir şey yaratan, her zaman için iki taraflı bir arketiptir. Yaratıcı Anne her zaman Ölüm Anne’dir de ve bunun tersi de geçerlidir. Bu ikili doğa ya da ikili görev nedeniyle bizi bekleyen en önemli iş, çevremizde ve içimizde neyin yaşaması, neyin ölmesi gerektiğini anlamayı öğrenmektir. Yapmamız gereken, ikisinin de zamanlamasını kavramak; ölmesi gerekenlere ölmeleri için, yaşaması gerekenlere yaşamaları için izin vermektir.”