Şu an içimdeki yoğun, duru, keskin, anlatılamaz, dehşet verici, tanıdık, boyun eğmiş, kopkoyu, depderin acıyı dile getirmeye çalışmak bile, sözcüklerle gerçeklik
arasındaki uçurumu gösteriyordu. Ben de bütün anlatıcılar gibi gerçeği ıskalıyordum.
Eminim ki çok garipsediğiniz Siz olmasa bu mektup da olmayacaktı, belki de bir tek "Siz" için yazılıyor bütün bunlar, ya da o sadece kırılgan bir maske "Sen"in kaldıramayacaklarını yazıya akıtmak için, kendimden korumak için beni.
Dünya gözlerimde var olmaya gereksinim duymuyor artık. Nesneler, sesleri ölçüsünde duyumlarımda yer alabiliyor, tıpkı insanların geçmişimde yol açtıkları izler kadar yer alabilmeleri gibi. Bense ışık kadar akıcı ama karanlık kadar yoğun hissediyorum kendimi.
Sanırım benim mutluluğumu, dirilişimi, yaşamının kutsal görevi haline getirmek, kolay yoldan kendini aklamak istiyordu. Oysa insanın bir başkasını küllerinden bile olsa yeniden yaratmak istemesi, sonsuz bir yetki üstlenmeyi, bir tanrı olmayı arzulamasıdır. Bu da onun acı çekmesini ya da ölmesini istemekten daha masum değildir.