• Duygular sahasında eğitim en küçük yaşta başlayacaktır.Kalbe yapılan ilk aşı,merhamet aşısıdır.Sonra,hemcinsini sevmek ve sevdiği için aldatmamak,ihmal etmemek aşıları yapılır,cemaat sevgisi verilir.Böylece aşkın terbiyesinden sonra ferdin şahsiyeti işlenir.Her hareketinde kendinin olma,kendi kendine bağlı kalma aşıları verilir.Arkasından mesuliyet duygusu gelir ve fert bu köprü vasıtasiyle hareketlerin alemine aktarılır.
    Nurettin Topçu
    Sayfa 77 - Dergah Yayınları
  • Uçurumlara köprü atan cümleler de var.
  • “Eşleriniz sizi ahirette ebedî saadete
    götürecek köprü gibidir
    Sevgi ve saygıyla bu köprüyü
    sağlamlaştırın.”

    Hz. Ömer (r.a.)
  • Ruhların dili vardır...
    Biz sözlerle iletişime başlamadan ruhlarımız iletişime başlar,karşılıklı etkileşim gerçekleşir.
    Taraflar arasındaki bu iletişim bazı zamanlar öyle hallere varır ki insanın kendisini bile hayrete düşürür.
    Sözlerin anlaşılması için, ilk önce kalpten kalbe bir köprü kurulması gerekmektedir.
  • 308 syf.
    ·9 günde·10/10
    Sembollerle dolu olan ve müthiş bir edebi/tarihi birikim içeren bu kitabı incelemek, dolayısıyla hakkını vermek oldukça zor. Mesela kitabın ana kahramanı Selim Pusat'ın askerlik yıllarında intihar eden yakın arkadaşı Şeref'in, aslında Selim Pusat'ın kendi şerefi olabileceğini size nasıl kolay yoldan anlatabilirim, bilmiyorum. Küçük bir deneme yapayım:

    Selim Pusat, askerlik yıllarında, yakın arkadaşı Şeref ile birlikte iftiraya uğramış ve ordudan atılmış bir kişidir. Ordudan atılmayı hazmedemeyen Şeref'in intihar etmesiyle, ordudan atılmış bir askerin şerefini kaybetmiş sayılması arasında elbette bir sembolik bağlantı vardır. Şeref'in zaman zaman ortaya çıkıp Selim Pusat'a doğru yolu(şerefli yolu) göstermesi de bundandır... İşte kitapta bunun gibi birçok sembol var ve çözebilmek gerçekten ustalık istiyor.

    Bu düşünceyle, kitabı bitirdiğim andan itibaren birçok farklı sitede birçok farklı okurun yazdıklarını okumaya başladım ve bir türlü tam olarak hislerimi yansıtan bir yazıyla karşılaşamadım. Çünkü bu kitabı anlatmak ve parçalara ayırmak gerçekten çok zor. Tam kitabı parçalara ayırmaya niyetleniyordum ki, karşıma ekşisözlük'te bir yorum çıktı. https://eksisozluk.com/...lkisehrebirfilmgelir isimli yazar arkadaş, kitaba dair en doyurucu ve bilgilendirici cümleleri yazmıştı. Kendisinden aldığım izin ile onun yorumlarını da burada paylaşıyorum. Bu yorumlar kitabı okumuş olanlara da okuyacak olanlara da büyük bir fayda sağlayacaktır:

    "Bilindiği gibi Ruh Adam, Hüseyin Nihal Atsız’ın nehir romanlarının sonuncusu. (Ömrü vefa etmediği için son romanını tamamlayamadığını düşünüyoruz.) Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor, Deli Kurt ve ardından Ruh Adam. Kimi insanın ön yargılı baktığı bu Atsız romanının bu denli çok okunmasının ve sevilmesinin sebebi nedir? Kendimce açıklayayım.

    1. TARİHİ-EFSANEVİ ZEMİNE OTURTULMUŞ OLAY ÖRGÜSÜ:

    Roman, iki farklı olay örgüsü üzerine kurgulanmış. Bunlardan birincisi romanın hemen başında anlatılan Uygur Masalı ve Yüzbaşı Burkay, ikincisiyse asıl olay örgüsünü oluşturan Osmanlı’dan Cumhuriyet’e atlanmış bölüm ve Selim Pusat’ın maceraları. Eseri bir bütün halinde incelediğimizde, birbirinden tamamen farklı görünen bu iki olay örgüsünün temelde birbiri üzerine inşa edildiği anlaşılabiliyor. Uygur Masalı, yani çekirdek olay asıl olayın örgüsünü şekillendirmiş. Kitap boyunca anlatılan olaylarda anlamlandırılamayan ne varsa aslında hepsi bu Uygur Masalı’nda gizlenmiş ve anlamlandırılmış durumda. Kişi kadrosundaki şahısların paralellikleri iki olayda da asla şaşmamış, özenle oluşturulmuş. Eserin birinci ve en önemli başarısı buradan geliyor. Yani tarihi, efsanevî ve zaman zaman gerçekçi olaylardan.

    2. GERÇEK VE DOĞAÜSTÜ ARASINDA SIKIŞAN KİŞİ KADROSU VE KARAKTERLER:

    Kişi kadrosu tam da olaylara göre işlevsellik kazanmış karakter ve tiplerden oluşmakta. Asıl kahraman yani Selim Pusat, Uygur Masalı’nda anlatıldığı gibi askerî bir temele sahip. Hatta Osmanlı’ya bağlılık yemini eden bir subayken Cumhuriyet dönemindeki ordu durumunu da analiz etmiş biri. Bu da geçmişten Cumhuriyet’e bir köprü vazifesi olarak kullanılmış. Bir nevi Burkay, beden değiştirip Pusat olmuş. (Pusat karakteri, Atsız’ın kendi hayatından da kesitler taşımakta.)

    Eserin içindeki bütün yan kişiler Uygur Masalı’nda Burkay’ın, esas bölümde de Pusat’ın etrafında şekillenen, hayatımızın her bölümünde karşılaşabileceğimiz insanlar. Selim Pusat, diğerlerinden değişken ve karmaşık yönleriyle ve iç çatışmalarıyla ön plana çıkarken diğer kişiler onu mutluluğa, mutsuzluğa, iç çatışmalara sürükleyen ve yerli yerinde kişiler. Zaten Pusat’ı karakter hüviyetine sokanlar da onlar: Ayşe Pusat, Güntülü ve diğerleri. Gerçek ve doğaüstü olaylar arasında sıkışan kişiler eserin en başarılı taraflarından biri.

    3. DEKORATİF VE FİGÜRATİF TİPLER:

    Roman, Türk halkının çok sevdiği askerî kimlikler üzerine kurulu. Militarist övgü ve yergiler, militarizmin analizini yapan kişiler, askerî kimlikleri olan sert ve mağrur karakterler var. Yeni rejimle ortaya çıkan rütbeler, sistemler; olur olmaz yerlerde ortaya çıkan erler, komutanlar...

    Eşinin hapse atılmasından sonra, dolaylı yoldan da olsa, o da cezalandırılan; kutsal meslek icra eden bir öğretmen var Baş rolde: Ayşe Pusat. öğrencileriyle iyi ilişkiler kuran, hem ideal bir eş hem de ideal bir öğretmen modelidir. Ve tabii ki haksız yere cezalandırılmış mağrur öğretmen.

    Başarılı olması, öğretmenlerine karşı saygıları ve olumlu yapıları ile genel kültürlü ve edebiyat düşkünü öğrenciler, tabii ki başta: Güntülü! kurgunun içinde yeri geldiğinde dekor, yeri geldiğinde figür yeri geldiğindeyse tam merkezde olan tipler eseri güçlü kılan diğer yönler.

    4. RÜYA GİBİ BİR AŞK:

    Eser çok fazla karşılaşılamayacak ve sabrı tüketecek, yukarıda saydığım birçok unsurla süslenmiş bir aşkı anlatıyor. O kadar karmaşada böyle bir aşkı okuyucuya yansıtmak muazzam bir olay. Rüya gibi bir aşk. Betimlendiği kadarıyla sert görünümlü karakter ve tiplerin yüz kaslarını gevşeten görüntüler oluşturuyor kafanızda. Tarafı olduğunu kişiler tek tek güzelleşiyor, tarafı olmadığınız kişiler ise tek tek çirkinleşiyor. İyiyi ve kötüyü, güzeli ve çirkini çarpıştırıp duygusal coşumculuk yaratması bir tarafa her şeyi sembolleştiren diyaloglar bir tarafa. Edebi akımını kestiremeyecek derecede unsurlar barındırıyor.

    5. EDEBİYATIN SERPİŞTİRİLMİŞ OLMASI:

    Elbette roman edebî bir tür. Ama bu eser edebî bir tür olmaktan ziyade edebiyatın kendisi. Halit Ziya’nın Servet-i Fünun döneminin kendisini edebî bakış açısıyla anlatan Mai ve Siyah’ı gibi olmasa da edebiyatı da bizzat içinde barındıran bir roman. İçinde Orta Asya Türk Edebiyatı'ndan Divan Edebiyatı'na ve hatta Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı'na dair detaylar, değerlendirmeler, şiirler üzerinden duygu aktarımlarını görebiliyorsunuz.

    Hatta roman, Atsız’ın iki meşhur şiirini içinde barındırıyor. Biri, eserde ego uyandıran “Mutlak Seveceksin” şiiri, Diğeriyse şiirde Nirvanalardan “Geri Gelen Mektup”tur. İki şiir de bir filmin soundtrackları gibi tam zamanında devreye girip gereken etkiyi yapıyor. İki şiirin de hikayesi mevcut kurguyu en iyi şekilde yansıtıyor.

    6. DİL KULLANIMI, KONU ÇEŞİTLİLİĞİ VE DİYALOGLAR:

    Din, tarih, psikoloji, sosyoloji, edebiyat, şiir barındıran eser güçlü diyaloglara da sahip. Birçok sözcüğü vecize niteliği taşıyan diyalogların bulunması eseri farklı kılıyor. Yeri geldiğinde askerî, yeri geldiğinde resmî, yeri geldiğinde samimi, yeri geldiğinde edebî, yeri geldiğinde siyasî, yeri geldiğindeyse vecize niteliğinde diyaloglara ve monologlara sahip. Dili ise tam edebiyat ders konusu: açık, akıcı, duru ve yalın.

    7. MANEVİYAT VE TANRI TEMSİLİYLE DOĞAÜSTÜ VE ŞAŞIRTICI BİR SON:

    Eser şaşırtıcı ve metafizik ögelerin ışığında sona eriyor. Sona ererken ilk kitaptan son kitaba kadar bütün tip ve karakterler bir tiyatro oyunun sonu gibi tek tek reverans yapıyor. Şaşırtıcı diyaloglar ve vak’alar, ortaya çıkan kişiler, şaşırtıcı ve doğaüstü bir mekan, uzay düzlemindeki bir zaman, tanıdığımız birçok isimle hiç beklenmedik bir sonla tam da başta geçen bir replikle bitiyor. Bu şaşırtıcı son da eserin tekrar okunması isteğini uyandırıyor.

    YORUM:

    Okumayanlar için Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor ve Deli Kurt okunduktan sonra okunması tavsiyemdir. Bağımsız da okunabilir ama böylesi daha iyi olacaktır.

    Fantastik ögeleri mistik ve gerçekçi bir yapı içerisinde işleyen roman, muhtevası ve kurgulanışı yönüyle çağdaşı Türk romanlarından farklı bir yapıya sahip. kişi kadrosu bakımından da İslamiyet öncesi ve yeni Türk edebiyatının ortaya karışığı şeklinde. Yaşadığı olaylarla tip’ten karakter’e dönüşen Selim Pusat’ın mağrur yalnızlığı, kimliği, kişiliği öyle güzel yansıtılmış ki o kişinin yerinde olmak istiyorsunuz. Bir tarafta Ayşe Hanım'a saygı duyuyorsunuz. Aynı zamanda Güntülü’yü de seviyorsunuz. Hatta bazı davranışlarını tasvip etmeseniz de ona kızamıyorsunuz.

    Tarih ve edebiyat bilgi birikimiyle muazzam bir eseri bize kazandıran Atsız, bu romanında Türk kültüründen ve edebiyatından beslenerek, modern romanın yapısı kullanmış. Tipleri çeşitlendirip karakterlerin ruhsal yapısına derinlik kazandırmış ve eserin içerisinde belirgin bir şekilde yer etmelerini sağlamıştır."
  • “DERHAL BULUN!” demiş patronları, “Nasıl bulduğunuz da, ne kadar masrafa mal olduğu da önemli değil, bulun, kalp bulun bana!” Adamları da aramışlar. Güya doktor en sağlıklı kalbin atletik gençlerde olduğunu söylemiş ama onlar abartmışlar, yeni ergen olsun, erkek olsun, sportmen olsun, sağlıklı olsun, şöyle olsun, böyle olsun... Patron kesenin ağzını açınca kraldan fazla kralcı alçaklar, aranan kalbe kendilerinde olmayan başka özellikler de eklemişler. Dürüst olsun, akıllı olsun, güzel yüzlü olsun... Ve en cahilleri canlıdan canlıya kalp naklinin daha iyi olacağını yumurtlamış. Hırs, kötülükle el ele, vahşet zulümle kol kola, haydi iş başına...

    Önce organ mafyasına, terör örgütlerine , yer altı dünyasına haber salınmış. Yetinmeyip şehrin izbe sokaklarına, kimsesiz köprü altlarına, ücra kenar mahallelere zebellah adamlar gönderilmiş. Bir gün, iki gün... Patronun sabra tahammülü yok, cerrah acele ediyor. Avukatı durumu öğrenip işi üstüne almış ve suçlular listesinden tanıdığı ayyaş bir babaya yüzlük rakı ile yol uğratmış. Önce içirmiş, sonra usulünce henüz 11 yaşındaki oğlunun can pazarlığını yapmış. Kurt , çakal ve tilki anlaşınca kuzunun elinden ne gelsin, ertesi gün iş bitirilecek. Vicdandan yoksun kalpsizler bir kalp için hilelerini kurdularsa, masumların tedbiri artık çare etmez.

    Her şey tamam. Hekim operasyon için hazır. Kurbanı içeriye alıp gözlerindeki bağı çözmüşler. Çocuğun ay gibi yüzündeki masumiyetten ilk etkilenen patronun kendisi olmuş. Güzellik, endam, boy, pos... Maşallah. Dünyayı bozan katran karası kalpler arasında bir güneş, kargalar arasında bir tûtî... Birkaçı işgüzarlıkla zavallıyı tutup sedyeye itelemeye çalışırken çocuk kollarını silkelemiş ve sevinir gibi gönüllü olarak sedyeye yürümüş. Yüzünde bir tebessümle göğe bakarak ve mırıldanarak... Herkes gibi patron da şaşmış bu hale ve sormuş:

    “Akıbet ortada; şu halde bu neşe, bu tebessüm neden çocuk?”

    Kurban herkesi tek tek süzdükten sonra zekâsının fevkalâde kavrayışına hazin bir umutsuzluk katarak mırıldanmış:

    “Bir çocuğun nazını çekmek için ancak anne babasının kalbi yanar. Birine sağlık lâzım olunca hekimin kalbi imdada yetişir. Haksızlığa uğrayan birisi adalet için hâkimin kalbine başvurur. Kimsesizi besleyip büyüterek iyi insan olamasını sağlamak da zenginlerin kalbinedir. Oysa şu halime bakın. Kalbi yanması gereken kalbimi yakmış, bana hayat vermesi gereken ölümüm için bıçak çekmiş, adaleti sağlaması gereken fermanımı yazmış, beni besleyip büyütmesi gereken ise benimle beslenip büyümek istiyor. Bu durumda Allah’a seslenmekten başka çarem var mı? Dedim ki, ‘Ey yüceler yücesi, çaresizliğimi görüyorsun, çarem ol!’ Kalbime o anda bir ferahlık doldu, gülümsedim.”

    Bu hikaye orada yaşadıklarından sonra tövbekar olan bir gönül adamına ait. Anlatırken ilave ediyordu:
    “Çocuğun söyledikleri bizi darmadağın etmişti. Hepimiz patrona baktık. Kalbi burkulmuş gibi gözlerinden yaşlar damlamaya başladı. Diyordu ki ‘Tövbeler olsun, yazık bize... Şu iyiliklerle dolu kalp çarpsın da gerekirse benimki dursun. Onun kalbi şu dünyaya benimkinden daha gerekli.’ Çocuğu kucaklayıp yüzünü gözünü öptü ve onu evlat edindi. Ve hasta kalbini on iki yıl daha taşıdı, temiz yaratılışlı çocuğun üniversiteyi bitirip şirketlerin başına geçtiği güne kadar...”