Endülüs Tarihi
Puan vermedi·415 syf.··
Beğendi
·
2026 28. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 25 Haziran 2026 22:03
ENDÜLÜS Müslümanlar; İber yarımadasına 711 yılında girdiler, 1609 yılında bu coğrafya'ya veda ettiler. Tam dokuz asır yaşayan bu topluma Endülüs adını verdiler. Ve biz asırlar sonra bıraktıkları mirasla Endülüs Medeniyeti olarak anıyoruz. O dönemin İspanyasın da yaşayan Vizigot Krallığı, taht mücadelesi içinde Kuzey Afrika da fetih hareketlerini sürdüren Müslüman Berberiler ve Araplardan yardım talebi üzerine, Kuzey Afrika Valisi Mûsâ b. Nusayr.. Berberi asıllı Tarık b. Ziyad komutasında Dört bin kişilik Keşif birliğini göndererek, önce yardım talebine cevap vermiş zamanla da fetih mücadelesine başlamıştır. Şüphesiz İber yarım adasının kritik durumu Avrupa ile Afrika arasında hem ticaret hem de köprü olması müslümanları fetih hareketinde etkili olmuştur. Günümüz İspanya ve Portekiz sınırlarında ki bir çok yeri fetih gerçekleştirirken Tuleytula(Toledo) başkent yapmışlardır. O dönem Vizigot krallığı, Portekiz krallığı, Kastilya krallığı, Yahudiler vs. ikâmet etmektedirler. Endülüs Müslümanları inanç, eğitim ve yaşayış tarzı ile vatan bildikleri bu toprakları imar faaliyetleri ile her türlü alanda yenilik getirmiş, zaman içinde adından söz ettiren söz sahibi olacak bir güce ulaşmışlardır. Kurmuş olduğu eğitim sistemi ile Avrupayı bile etkisi altına alacak.. İlim adamları, Alimler, filozoflar yetişmiş..Sonrasında gelen nesillere bir ışık, bir pusula olarak büyük bir miras, bir kılavuz bırakmıştır. İbn Hazm, İbn Habib, İbnü'l- Kûtiyye, Abdullah b. Bulukkin, Gırnatalı İbnü'l Hatib, Ahmed er-Râzi, Uzri, Bekri, İbn Bâcce, Ebu'l Kâsım Abbas b. Firnâs Zerkâli vs. gibi İlim adamlarının eserlerini çeviri yapılarak her alanda gelişme sağlanmıştır. "Müslüman Endülüs'ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan uzayda
Tarih
EndülüsMehmet Özdemir · İslami Araştırmalar (İSAM) · 2014198 okunma
Simyacı Romanı Hakkında İnceleme Yazısı
10/10
·192 syf.··
Beğendi
·
2026 38. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 25 Haziran 2026 10:51
Paulo Coelho’nun Simyacı romanı, ilk bakışta sade bir serüven hikâyesi gibi görünse de, katmanlı yapısıyla insanın anlam arayışını ve bireysel dönüşümünü merkeze alan alegorik bir anlatıdır. Endülüslü çoban Santiago’nun maddi bir hazineyi bulmak için çıktığı yolculuk, zamanla insanın kendi potansiyelini keşfetme sürecine dönüşür. Bu yönüyle roman, klasik bir macera anlatısından çok, felsefi bir iç yolculuğun edebî ifadesidir. Coelho’nun dili bilinçli olarak yalındır. Bu yalınlık, metnin zayıflığı değil; evrensel bir okur kitlesine ulaşmasını sağlayan temel anlatım tercihidir. Semboller, tekrar eden metaforlar ve masalsı atmosfer, romanın ana fikrini destekler: İnsan, kendi yaşam amacına ulaşabilmek için korkularını aşmalı ve iç sesini dinlemelidir. Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, farklı kültürlerden ve inanç geleneklerinden beslenen sembolik yapısıdır. Simya, çöl, kristal dükkânı ve “Kişisel Menkıbe” kavramı, yalnızca olay örgüsünü ilerleten unsurlar değil; aynı zamanda karakterin ruhsal gelişimini temsil eden metaforlardır. Bu nedenle roman, her okunuşta farklı anlam katmanları sunabilen bir yapıya sahiptir. Bununla birlikte, Simyacı eleştirilerden de tamamen uzak değildir. Bazı okurlar, romanın felsefesini fazla idealist ya da tekrar eden aforizmalar üzerine kurulu bulabilir. Ancak bu durum, eserin dünya çapında milyonlarca okura ulaşmasını engellememiş; aksine onu çağdaş kişisel gelişim ile edebiyat arasında köprü kuran en önemli romanlardan biri hâline getirmiştir. Sonuç olarak Simyacı, yalnızca bir yolculuk hikâyesi değil; insanın hayalleri, cesareti ve kendini gerçekleştirme arzusu üzerine yazılmış zamansız bir anlatıdır. Edebî derinliği kadar sembolik diliyle de dikkat çeken roman, her okunuşta okurunu kendi yaşam yolculuğunu yeniden
SimyacıPaulo Coelho · Can Yayınları · 2024246,9bin okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
John von Neumann - Bilgisayar ve Beyin Üzerine
7/10
·82 syf.·
2026 14. kitabı
İncelemeyi hak eden bir yazar ve kitap olduğunu düşünerek başlamak istiyorum. Bilgisayar ve Beyin John von Neumann Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en eski ve en seçkin akademik ders serilerinden biri olan Silliman Konferansları’nı vermek, tüm dünyadaki akademisyenler arasında bir ayrıcalık ve onur olarak kabul edilir. Geleneksel olarak öğretim görevlisinden yaklaşık 2 haftalık bir süre boyunca bir dizi konuşma yapması, ardından derslerin el yazmasını Silliman Konferansları’nın evi ve merkezi olan Yalze Üniversitesi’nin himayesinde yayınlanacak bir kitap haline getirmesi istenir. John von Neumann’da bu ayrıcalıklı kişilerden birisiydi. Neumann kariyer olarak Zürih Teknik yüksek okulu’nda ve Budapeşte Üniversitesinde kimya ve matematik okudu. 1927 yılında Berlin üniversitesinde doçent olarak atandı, bunların dışında Hamburg üniversitesinde bir yıllık misafir öğretim üyesi, Princeton’da akademik kadroya katılarak ABD’de kalıcı olarak yerleşti. Neumann’ın bilimsel ilgisi; kuantum, matematiksel mantık, ergodik, sürekli geometri, işlemciler, soyut matematik, kuramsal hidrodinamik, diferansiyel denklemler, nükleer fizik ve fiziğin uygulamalı alanları olmuştur. Yer aldığı projeler ENIAC, JONIAC. Neumann Joniac projesinde beyin ve işleyişi hakkkında çalışmalara başlayıp nöroloji ve psikiyatriye merak salmıştır. Çevresinde bu tür uzmanların olmasını istemiş ve bunlarla temaslar kurup konferanslar düzenlemeye başlamıştır. Silliman konferanslarıyla da bu işi geliştirmeyi ve büyütmeyi düşünmekteydi. 1955de talihsiz bir haber sonrası Neumann’a kemik kanseri teşhisi konuldu ve aniden hastalığın verdiği olumsuzluklarla donuklaştı. Silliman konferansları için hazırladığı notları bir yandan düzenlemeye çalışıp alanında çalışmalar yapmaya devam etmekteydi. 1956 ocak ayında tekerlekli
Bilim
Bilgisayar ve BeyinJohn von Neumann · Tübitak Yayınları · 202364 okunma
İmkânsızlığın Kıyısında Bir Aşk Hikâyesi
Puan vermedi·272 syf.··
2026 67. kitabı
"Bir Kürt Sevdim", sadece bir aşk hikâyesi değil; toplumsal sınırların, önyargıların ve kimlik arayışının tam ortasına atılmış bir çığlık gibi. Kitabın sayfalarını çevirirken hissettiğim ilk şey, o derin çaresizlik ve beraberinde gelen amansız umut oldu. ​Bu eseri okurken kendi duygularım da hikâyenin geçtiği o coğrafyanın sert ama bir o kadar da büyüleyici iklimine kapıldı. Yazar, sadece iki insan arasındaki bağı değil, o bağın etrafına örülen görünmez duvarları o kadar yalın ve sarsıcı bir dille anlatıyor ki, ister istemez insanın içine işliyor. Aşk, en saf haliyle; ancak üzerine binen kimlik, dil ve geçmiş yükü, o saf duyguyu çoğu zaman bir imtihana dönüştürüyor. ​Okurken kendimi, iki farklı dünyanın kesişim noktasında bir köprü kurmaya çalışan o aşıkların yerine koydum. Sevmenin, "öteki" olarak görülen birine kalbini açmanın, toplumun dayattığı o keskin tanımlarla nasıl savaştığını görmek hem hüzünlü hem de düşündürücüydü. Kitap, bana şunu hatırlattı: Aşk bazen sadece iki kişinin arasındaki uyum değil, aynı zamanda dış dünyaya karşı verilen sessiz bir mücadele. ​Dili kullanışı o kadar samimi ki, yazar sanki doğrudan benimle, benim acılarımla konuşuyor gibi hissettim. Satır aralarında gizli o sızı; birine bağlanmanın, onunla aynı gökyüzüne bakmanın, ama aynı zamanda onun hikâyesini kendi hikâyenle birleştirememenin yarattığı o derin boşluk... Kitap bittiğinde, zihnimde kalan şey sadece karakterlerin kaderi değil, aşkın tüm insani sınırlarımızdan daha büyük, ama aynı zamanda onların esiri olabilecek kadar da kırılgan olduğu gerçeğiydi. ​Sonuç olarak; bu kitap, ön yargılarımızdan arınıp bir insanın kalbine, gerçekten o insanın kim olduğuna bakarak dokunmanın neden bu kadar zor olduğunu, ama neden uğrunda her şeyi göze almaya değer olduğunu anlatıyor. Okuduktan sonra,
Bir Kürt SevdimDilek Bilgiç Esen · Müptela · 20228bin okunma
Hayat
Puan vermedi·216 syf.··
2026 44. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 25 Haziran 2026 08:45
Yalnızca bir dönemi anlatan bir kitap değil; aynı zamanda değişen insan ilişkilerinin, kaybolan alışkanlıkların ve dönüşen dünyanın sessiz bir tanıklığı gibi. Sayfalar arasında dolaşırken 80'lerin ve 90'ların atmosferini, mahalle kültürünü, yüz yüze kurulan samimi ilişkileri ve geçmişe duyulan özlemi hissetmek mümkün. Ancak kitap bunu yalnızca nostalji duygusuyla yapmıyor; geçmişten bugüne uzanan bir köprü kurarak 80'leri, 90'ları ve günümüzü aynı çizgide buluşturuyor. Bu yönüyle hem geçmişi hatırlatan hem de bugünü sorgulatan güncelliğini koruyan bir metin ortaya koyuyor. Kitap ilerledikçe nostaljinin yerini daha derin bir sorgulama alıyor. Teknolojinin hayatı kolaylaştırırken insanlar arasındaki görünmez bağları nasıl zayıflattığını, iletişimin arttığı bir çağda insanların birbirinden nasıl uzaklaştığını satır aralarında yoğun şekilde hissettiriyor. Kalabalıkların içinde yalnızlaşan bireyleri, hızlanan hayatın içinde kaybolan değerleri ve zamanın sessizce elimizden kayışını anlatıyor. Belki de gerçekten çok zamanımız var sanıyoruz. Oysa hayat, fark ettiğimizden çok daha hızlı akıp gidiyor; insanlar, anılar ve fırsatlar sessizce uzaklaşıyor. Geriye ise bazen yalnızca hatırladıklarımız ve içimizde taşıdığımız eksik kalan hikâyeler kalıyor. Bu nedenle kitap, sadece geçmişe bakmak değil; bugünü anlamak ve yarına dair düşünmek için de değerli bir anlatı sunuyor. Aforizma tadında...
Duygu ve Düşünce
Çok Zamanımız Varmış GibiAhmet Batman · Destek Yayınları · 202611 okunma
10/10
·96 syf.··
2026 347. kitabı
·
15 saatte okudu
·
Okunma: 25 Haziran 2026 13:58
Bu kitabı açtığımda; karşıma doksan yaşında bir ihtiyar değil, adeta bu topraklardan gelip geçmiş nevi şahsına münhasır bir kalemin aksi çıktı. Kitabın başkahramanı; o huysuz, kimseleri beğenmeyen ama kabuğunun altında yufka bir yürek taşıyan, nostaljinin o koyu, puslu dehlizlerinde kaybolmuş gazeteci adam, bana her satırda unuttuğumuz bir dostu hatırlattı: Engin Ardıç. ​Okurken sanki Márquez’in kurgusunu değil de, Ardıç’ın fani dünyaya veda etmeden evvel bir kenara iliştirdiği, o kendine has müstehzi ve aristokrat anılarından birini okuyormuş hissine kapıldım. Düşünce tarzındaki o keskin, tavizsiz ama bir o kadar da melankolik tını, tam anlamıyla onun ruhunun bir yansıması gibiydi. Ne hazindir ki, kaderin mukadderatı buradaki en büyük tezatı önümüze koyuyor. Kitabın kahramanı doksanıncı yaşının eşiğinde hayatın ve aşkın o en rafine sırrına ererken, Engin Ardıç değil doksanın seksenin bile ne menem bir şey olduğunu göremedi. Bu hüzünlü kıyasın ötesinde, kitap beni başka bir iklimin sultanı ile tanıştırdı. Bu eser, bugüne dek yazılmış, aşkın o en saf, en el değmemiş ve en büyüleyici betimlemelerini barındıran bir şahaser. Márquez, şehvetin kirli sularından, aşkın o her şeyi temizleyen, ruhu arındıran göksel nehrine öyle bir köprü kurmuş ki, hayran kalmamak elde değil. Kitap, aşkın fiziksel bir doyumdan ziyade, iki ruhun zamanın ötesinde, sessizce birbirine dokunuşu olduğunu fısıldıyor kulaklarımıza. ​Hülasa; Benim Hüzünlü Orospularım, bana hem edebiyatın o evrensel ve sınır tanımaz gücünü bir kez daha gösterdi hem de bu topraklardan geçen keskin bir kalemin, Engin Ardıç’ın hatırasını hüzünlü bir tebessümle yad ettirdi. Aşkı, nostaljiyi ve bir ömrün muhasebesini böylesine muazzam anlatan bu eser, kütüphanemin en mahrem köşesinde yerini aldı.
Benim Hüzünlü OrospularımGabriel Garcia Marquez · Can Yayınları · 201925bin okunma