Lâ tahzen! (Üzülme!)
Rahman: (c.c), “Ben kırık kalplerdeyim” buyurmadı mı?
O halde ne diye üzülürsün ey can?
Gündüz gibi ışıyıp durmak istiyorsan;
Gece gibi kapkaranlık nefsini yak !..
"Zararlı bir işe hizmet ediyorum ve aldattığım insanlar için aylık alıyorum. Namuslu değilim, ama ben tek başıma bir hiçim, kaçınılmaz olan sosyal kötülüğün küçük bir parçasıyım sadece. İlçedeki bütün memurlar da zararlı kişiler ve hepsi havadan para alıyorlar. Demek ki namuslu olmamamın suçlusu ben değilim, zaman. İki yüz yıl sonra doğsaydım bambaşka biri olabilirdim.”
Akıl, hayvanlar ve insanlar arasında keskin bir sınır çizer, insandaki ilahi yöne ışık tutar, hatta bir dereceye kadar gerçekte var olmayan ölümsüzlüğün yerini tutar. Buradan yola çıkarak şunu söyleyebilirim ki akıl, elimizde olan yegâne zevk kaynağıdır. Etrafımızda akla dair hiçbir şey görmüyor, duymuyoruz, bu da zevkten mahrum olduğumuz anlamına geliyor. Gerçi elimizin altında kitaplar var, ama canlı bir sohbetin, karşılıklı ilişkinin yerini tutmuyor. Çok da doğru olmayan bir kıyaslama yapmama müsaade edecek olursanız, bence "kitaplar notaya, sohbet ise şarkı söylemeye benziyor".
"Eğer ölüm herkes için olağan ve meşru bir sondan ibaretse insanların ölmelerine engel olmak niye? Bir tüccarın ya da memurun fazladan beş, on yıl yaşamasının kime ne faydası var? Tıbbın gayesini, ilaçların acıları hafifletmesi olarak görürseniz kaçınılmaz olarak ortaya şu soru çıkar: Acıları hafifletmenin amacı nedir? İlk olarak, acıların insanı kusursuzluğa götürdüğü söylenir. İkinci olarak ise, eğer insanoğlu acılarını haplarla ve damlalarla hafifleteceğini öğrenirse, bugüne kadar onları hem her türlü kötülükten koruyan hem de onlara mutluluk bahşeden dini ve felsefeyi tümüyle terk edebilir.”
Bir garip hâl içindeyim,
Hiçbir yere gitmek istemiyorum
Ama buradan gitmek istiyorum.
Bir sürgün hikayesi benim ki
Kendi öz vatanımdan sürüldüm,
Derûndan, en derûnumdan sürüldüm...
İnsan oğlu ne garip böyle sevgili Güneş.
Kendi bir kere doğar her yıl kutlar doğuşunu.
Sen her gün doğarsın,kutlamayı bırak ,
ne kadar muazzam bir düzene imtisâl ederek doğduğunu fark etmez bile .
Hatta çoğu zaman kızar, öfkelenir sana.
-Terlettin iyice bizi der
-Gözümüzü alıyorsun çok parladın der
-Kış vakti güneş mi, olurmuş der
Der de der...
Sense aldırmadan doğmaya devam edersin.
Doğmaya ve yeniden doğuşların var olduğunu bize hatırlatmaya.
Oysa üzerine yemin edilmiştir
“وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا”
“Güneşe ve onun aydınlığına andolsun ”
Evet güneşin bize verdiği öyle çok nasihat vardır ki
Her ne olursa olsun “ gün doğdu mu , her gün ilk gündür “
Her sabah aslında bize tertemizce verilen bir sabahtır.
Onu istediğimiz şekle sokmak,
istediğimiz gibi karalamak
yahut onu allayıp pullayıp , geri dönüp bakıverdiğimizde pişman olmayacağımız dolu dolu bir gün geçirmek de elbet bizim elimizdedir.