Birbirlerine öpücük veriyorlar. Tuhaf, kısa, acemice bir öpücük bu; biri görse güler. Fakat her öpücük gibi bu da bir cevap;
kelimelere dökülemeyecek bir soruya verilmiş garip ama müşfik bir cevap.
Siz kendi dünyanıza sığınırken hayatın geri kalanı nereye gidiyor?
"Biliyorsunuz, birkaç yıl önce bir kitap yazmıştım. Fakat hiç yayımlanmadı."
"Ve
"Adı Egoland"di."
"Egoland"
"Herkesin kırmızı, mavi, yeşil, yani tek renkli bir binada yaşadığı ve bunun mümkün olan ve hayal edilebilecek tek renk olduğundan emin olduğu bir ülkeyi anlatıyordu... Garip, değil mi?"
"Hangisi?"
"Konformizm ve ideoloji tehlikesi üzerine bir kitaptı. Bense, Egoland'in sakinlerinin aksine kendimi özgür, açık ve bağımız hissediyordum. Oysa
"Oysa?"
"Dysa galiba ben de orada yaşıyorum."
"Egoland' de mi?"
"Egoland de."
Biliyor musunuz, Chiara, neredeyse hepimiz orada yuyoruz. Eger Egoland, çocukluktan kalanların, tekrar edip duran baskılan ve bağımlılıkların ülkesiyse kaçılması zor bir yer haline geliyor.
DUKAS'ın masasına oturdum ve paketi önüme koydum. Açmaya başladım ve daha tam olarak açmadan bana vermiş olduğu şeyin ne olduğunu anladım. Koyu renkli bir deri ciltle kaplanmış bir kitaptı ve paketi açınca başlığı okudum: Gariplerin Kitabı. Elle yazılmıştı ve yazının DUKAS'ın olduğunu hemen anladım, uzun zaman önce beni yollara düşüren kitabı yazan el.
Abdullah! Peşinden koştuğu kitap kendi kitabıydı. Aradığı bilgi kendisindeydi. İlk sayfaya bakarken Peygamber'in -ona salat ve selam olsun!- hadisi aklıma geldi, diğer sayfaları çeviremedim, "Men arefe nefsehû fekâd arafe rabbehû." (Nefsini bilen Rabbini bilir.)
Sonra sayfayı çevirdim ve okumaya başladım.
... Uzun bir sessizlikten sonra Si Hamûd elini omzuma koydu ve şöyle dedi, Kıyametin nasıl kopacağına, bunun nasıl olacağına dair bir hikâye anlatılır. Dünyadaki insanların büyük kısmı cehalet, zulmet ve azgınlığa gömülmüştür. Devasa şehirlerin birinde, her an kopmaya hazır fırtınanın içinde buruşuk yüzlü iki ihtiyar garip kadın bir köşeye büzülmüş, dehşetle bu sonu gelmeyen kargaşayı seyrediyordu. O anda kadınlardan biri diğerine döndü ve şöyle dedi: "Aman ya Rabbim! Şunlara bak. Şu halimize bak. Hiçbir şey anlayamıyorum. Bütün bu mahlûkat, bu koca âlem, bunca insan neden bu kadar sefil bir durumda? Nedir bunun sebebi? Bir bilen var mı?"
"Uzun bir sessizlikten sonra diğer kadın elini arkadaşının omzuna koydu ve şöyle dedi: "Hatırlıyorum, çok... çok zaman önce, küçük bir kızken şehrimize dilenen garip bir adam gelmişti. Bizim gibi paçavralar içindeydi ve başında sivri bir külah vardı. Gözlerindeki itimat telkin eden o derin sükûneti hala hatırlıyorum. Elini omzuma koyup kulağıma şöyle fısıldamıştı: Lâ ilahe illallah."
"...Paltolardan birinin yan cebinin biraz kabarık durduğunu fark ettim. Yaklaştım, kabarıklığın dikdörtgen formundan bu şişik cebin içinde ne olduğunu anlar gibi oldum: bu bir kitaptı! Dizlerim titremeye başlamıştı, bir KİTAP! Dört aydır elime bir kitap alamamıştım ve peş peşe sıralanmış kelimeler, satır, sayfa, yaprak görebileceğim bir kitabın hayali, içinde başka, yeni yabancı, oyalayıcı düşünceleri okuyabileceğim, beynimin içine alabileceğim bir kitabın olması hem heyecanlandırıcıydı aynı anda da uyuşturucu etkisi vardı. Gözlerim hipnotize olmuşçasına o kitabın, cebin içinde oluşturduğu küçük çıkıntıya bakıyordu, bu göze batmayan yere ateşli bakışlar atıyordum, sanki paltonun içinde bir delik açmak ister gibi. Sonunda içimdeki tutkuya karşı koyamadım; istemsizce yanına yaklaştım. Bir kitabı kumaşın altından hissetme düşüncesi bile parmaklarımdaki sinirleri tırnaklarıma kadar alevlendirdi. Neredeyse bilmeden azar azar yaklaştım. Neyse ki gardiyan, benim bu garip davranışıma aldırmadı; belki de iki saattir ayakta dikilen bir insanın duvara biraz yaslanma isteyişi ona doğal gelmişti. Sonunda paltoya iyice yaklaşmıştım ve kasten ellerimi arkamda kavuşturmuştum, fark ettirmeden kitaba dokunabilsinler diye. Kumaşa dokundum ve gerçekten kumaşın altındakini hissediyordum - bir kitap! Bir kitap! Bir şimşek gibi içimden şu düşünce geçti. Çal o kitabı! Belki başarıp hücrende saklayabilirsin ve sonra oku, oku, oku, nihayet yeniden okuyabilirsin!.."
Musa aslında Yahudilik karşıtı bir kitaptı ve kitapta Musa'nın Yahudi kimliğini sorguluyor ve onun Yahudi değil aslında Mısırlı olduğunu savunuyordu. Hatta bu kitapta daha ileri gidip tektanrıcılığın Yahudile re Musa tarafından getirilen bir Mısır icadı olduğunu ve Ya hudilerin sonunda Musa'yı bu çabası yüzünden öldürdüklerini iddia ediyordu. Yani seçilmiş halk en büyük peygamberini katletmişti.
- Ne garip bir adammış... Yahudi olduğu için adamı öldürecekler... ama o hâlâ neyin peşinde?.. Düşündüğü doğrular uğruna... kendi halkına bile ihanetetmekten çekinmiyor.
...
O, bunu bir ihanet gibi görmüyordu. Freud ne olursa olsun her zaman gerçeğin peşindeydi. Onun için ırk, millet hatta Tanrı bile yoktu çünkü ateist doğmuş ve yine bir ateist olarak ölmüştü.