Yüzünü göreli hayran olmuşam Bilmezem ben ben mi ya sen olmuşam Düşmüşem aşk bahrine gavvas olup Bahr içinde gevhere kan olmuşam Zahirde gerçi fakirem natüvan Batında kevneyne Sultan olmuşam Kaf ber kaf hakimem hükmeylerem Mühr elimdedir Süleyman olmuşam Gulgulemle yerler gökler doludur Ben hemin dillerde destan olmuşam Mümine ikrarı sıdk ile safa Münkire inkar u tuğyan olmuşam Eydün ol dertlilere gelsün beri Kim bugün her derde derman olmuşam Sırrımı bilmez benim ins ü melek Sırr içinde kim ne pinhan olmuşam Gerç kim ben Eşrefoğlu Rumi'yem Cümlenin isteği ben olmuşam -Eşrefoglu Rumi
DURUN! SİZ BALIKSINIZ...
"İmân kabuğunun içerisindeki lübbü gösterir. Küfür ise lüb ile kabuğu tefrik etmez. Kabuğu aynen lüb bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir." Mesnevî-i Nuriye Mesnevî-i Nuriye’den. İslâm bizi kabuğumuzdan kurtarmak için indi arkadaşım. Kabuğumuzu reddetmedi. Yanlış anlama. Lâkin ona münhasır kalmaktan da İslâm'la korunduk. (Elhamdülillah.) Evet. Âdemiyet okyanusunun töresi başkaydı. Burada batanlar değil çıkanlar boğulurdu. Beşerîlik sığlıklarında tuzaklıydı. Dolayısıyla gaybından habersizler tehlikedeydi. Satıhtan ötesini bilmiyorlardı. Öyle ya: Derûnunu bilmeyen dalmayı nereden bilecek? Gavvas-ı Azîz aleyhissalâtuvesselâm geldi. Omuzlarımıza Hüda'nın emanetini bastırdı. Şefkat pençeleriyle eteklerimize asıldı. Peşinden çekti çoktan âşinâ edildiği dehlizlere. Miracının yol yol gölgesine sığındık. Böylece sırf yüzey-dünya için yaratılmadığımıza ayıldık. Hattâ görünenin "okunabilir de" olduğunu kavradık böylece. Madde mânâsının sezdirilmesiyle rahatladı. Kanundur. Anlamını bulan kararını da bulur. Şimdi bizi tekrar yüzeye çağırıyorlar arkadaşım. Ahirzaman fitnesi. Yüzey fitnesi. Yüzeyine kapılan fitneye de kapılıyor. Sözgelimi: Tesettürün nasıl bir hikmetle emredildiğini anlamıyor. Kendisinin de bir yüzey olarak "boğucu" olabileceğini veya bizzat kendisinin de yüzeyinde "boğulabileceğini" kavrayamıyor. [...] Genişliği derinlik sanmak muğalatasından çıkıyor olay. Kimsenin kucağında nefes yok. Diz boyu fânîlik. "Kimin boğulması karizmatik oldu?" Bunu tartışıyoruz. Denizden pırıltı topluyorlar arkadaşım. Delirmiş kuyumcu gibi. Avuçladıkları anda yokoluyor hepsi. Birikmemesinden anlıyorsun. Fanilik birikmiyor. [...] **Fakat bu masalda "Kral da kraliçe de çıplak!" diyecek kimse yok. Çünkü kralın da kraliçenin de çıplaklıkla ilgili
Ahir Zaman Ne Zorsun..
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
''Nakşiliğin İlk Dersi Medresede Değil, Suda Verildi. Nakşibendi yolunun temeli olan "Hafi Zikir" (Gizli Zikir), kuru bir seccadede değil ciğerlerin zorlandığı bir suyun altında doğmuştu... Genç Abdulhalik (Gucdüvanî), Buhara'da ilim meclisinde hocası İmam Sadreddin’in dizinin dibindedir. Konu Araf Suresi 55. ayettir: "Rabbinize yalvara yakara ve GİZLİCE dua edin." Abdulhalik (Gucdüvanî), o meşhur sorusunu sorar: "Hocam! Ayet 'Rabbinizi içinizden, gizlice zikredin' diyor. Ama sesli yapsam insanlar, içimden geçirsem melekler (Kiramen Katibin) duyuyor. Ne insanın ne de meleklerin duymadığı, SADECE Allah ile benim aramda kalan o zikir nasıl yapılır?" İmam Sadreddin; "Evladım" der, "Bu sorduğun kitap ilmi değil, Ledün ilmidir. Nasibinde varsa, Allah sana bunu öğretecek birini gönderir." Ve o gün gelir... Hızır (a.s.) belirir ve Abdulhalik'i alır. Hızır (a.s.), bu "sırrı" anlatarak değil, yaşatarak öğretecektir. Onu bir havuzun kenarına getirir. Dışarısı gürültülüdür; kuş sesleri, rüzgar, insan konuşmaları... Hızır (a.s.) tek bir emir verir: "Suya dal!" Abdulhalik suya girdiği an, dünya bıçak gibi kesilir. “Hışırt!” sesi yerini anında boğuk, ağır ve tekinsiz bir sessizliğe bırakır. Güneş ışığı artık sadece yüzeyde dans eden bulanık, ulaşılmaz parıltılardan ibarettir. Su soğuktur, vücudunu sıkı bir elbise gibi sarar. Abdulhalik suya girdiği an, ilk ders başladı: MASİVA'DAN KOPUŞ. Masiva nedir? Allah'tan gayrı her şeydir. Kuş sesi, rüzgar, insan gürültüsü, dedikodu... Su, muazzam bir yalıtkan olarak dünyayı kapattı. Dışarıdaki hayatın frekansı kesildi. Su, dünya ile arasına çekilen kalın bir perde, geçici bir kabir oldu. Artık sadece o ve Yaradan vardı.
Alıntı
Nakşiliğin İlk Dersi Medresede Değil, Suda Verildi. Nakşibendi yolunun temeli olan "Hafi Zikir" (Gizli Zikir), kuru bir seccadede değil ciğerlerin zorlandığı bir suyun altında doğmuştu... Genç Abdulhalik (Gucdüvanî), Buhara'da ilim meclisinde hocası İmam Sadreddin’in dizinin dibindedir. Konu Araf Suresi 55. ayettir: "Rabbinize yalvara yakara ve GİZLİCE dua edin." Abdulhalik (Gucdüvanî), o meşhur sorusunu sorar: "Hocam! Ayet 'Rabbinizi içinizden, gizlice zikredin' diyor. Ama sesli yapsam insanlar, içimden geçirsem melekler (Kiramen Katibin) duyuyor. Ne insanın ne de meleklerin duymadığı, SADECE Allah ile benim aramda kalan o zikir nasıl yapılır?" İmam Sadreddin; "Evladım" der, "Bu sorduğun kitap ilmi değil, Ledün ilmidir. Nasibinde varsa, Allah sana bunu öğretecek birini gönderir." Ve o gün gelir... Hızır (a.s.) belirir ve Abdulhalik'i alır. Hızır (a.s.), bu "sırrı" anlatarak değil, yaşatarak öğretecektir. Onu bir havuzun kenarına getirir. Dışarısı gürültülüdür; kuş sesleri, rüzgar, insan konuşmaları... Hızır (a.s.) tek bir emir verir: "Suya dal!" Abdulhalik suya girdiği an, dünya bıçak gibi kesilir. “Hışırt!” sesi yerini anında boğuk, ağır ve tekinsiz bir sessizliğe bırakır. Güneş ışığı artık sadece yüzeyde dans eden bulanık, ulaşılmaz parıltılardan ibarettir. Su soğuktur, vücudunu sıkı bir elbise gibi sarar. Abdulhalik suya girdiği an, ilk ders başladı: MASİVA'DAN KOPUŞ. Masiva nedir? Allah'tan gayrı her şeydir. Kuş sesi, rüzgar, insan gürültüsü, dedikodu... Su, muazzam bir yalıtkan olarak dünyayı kapattı. Dışarıdaki hayatın frekansı kesildi. Su, dünya ile arasına çekilen kalın bir perde, geçici bir kabir oldu. Artık sadece o ve Yaradan vardı.
Alıntı
GAZEL Halka ağzın sırrını her dem kılar ızhâr söz Bu ne sırdır kim olur her lahza yokdan vâr söz Artıran söz kadrini sıdk ile kadrin artırır Kim ne mikdâr olsa ehlin eyler ol mikdâr söz Ver söze ihyâ ki tuttukça seni hâb-i ecel Ede her sâ'at seni ol uykudan bîdâr söz Bir nigâr-i anberîn-hatdır gönüller almağa Gösterir her dem nikâb-i gaybdan ruhsâr söz Hâzin-i gencîne-i esrârdır her dem çeker Rişte-i ızhâra bin bir gevher-i esrâr söz Olmayan gavvâs-i bahr-i ma'rifet 'ârif değil Kim sadef terkîb-i tendir lü'lü'-i şehvâr söz Ger çok istersen Fuzûlî 'izzetin az et sözü Kim çok olmakdan kılupdur çok 'azîzi hâr söz Fuzûlî
Ukayl el-Münbecî Rahmetullahi Aleyh Kimdir?
Ukayl el-Münbecî, 12. asırda yaşamış; “Münbec” denilen köyde medfun olduğu; bu sebeple kabri ziyaret yeri sayıldığı rivayet edilir. İlim, edeb ve tasavvuf terbiyesiyle yetişmiş; “hâl sahibi bir velî” olarak kabul edilir. Rivayetlere göre kerâmetleri görülmüş, talebeleri ve çevresi üzerinde derin tesir bırakmıştır. Ukayl el-Münbecî’ye Nispet Edilen Bazı Sözler / Hikmetler • “Mârifet odur ki, ona kavuşmakla Allah’ü Teâlâ her şeyden üstün tutulur.” • “Bir kimse kendisi için üstünlük iddiâ eder veya söz söylemekte ileri giderse, o mârifet sahibi olamaz ve Allah’ı tanıyamaz.” • “Allah’ü Teâlâ’dan korkmak, her işin başıdır. Fakat bu korku herkeste farklıdır.” • “Yol iki kısımdır: Ciddiyet, sıkıntıya tahammül. Bir de haddi aşmamak ve beklemek.” • “İnsanların iyi taraflarını görmeli, günahlarını araştırmamalıdır.” • “İddiacı, her şeyde kendini ileri sürer ve gösterir. Böyle kişilerden sakınmak lâzımdır.” • Ayrıca tasavvufi anlayışı şöyle özetlenir: Nefsin arzu ve istekleriyle mücadele eden, halkın bağımlılıklarından kurtulan kimse; kalben yalnız kaldığında Allah’a yönelmiş, O’nu gerçek anlamda tanımış olur. Hatıra, Menkıbe ve Kerametlerle İlişkili Rivayetler Ukayl el-Münbecî Rahmetullahi Aleyh hakkında menkıbeler de vardır. Rivayet edilen bazı hâller: Bir gün talebeleriyle birlikte su kenarına gittiklerinde, diğerleri seccadesini su üzerine serip karşıya geçerken Ukayl de seccadesini serer; üzerine oturur oturmaz seccade suya batar, ancak kısa süre sonra karşı kıyıdan çıkar — fakat kendisinde en küçük bir ıslaklık bile görülmez. Talebeleri bu hâli hocalarına arz edince; “O rahmet deryâsına dalanlardan biridir.” denilir. Bu yüzden ona “Gavvâs” (suya dalan) denmiştir. Başka bir rivayette: Bulunduğu köyde gitmek istediği zaman, minareye çıkarak halka seslenmiş,
Hayat ve İnsan