Beşerde gen neyse insanda yazı odur.
Teoman Duralı
Bu o kadar güçlü, derin ve üzerine saatlerce düşünülecek bir tespit ki… Sözü adeta kalbinden yakalamışsınız.
Biyolojik olarak beşer, gen haritasıyla kodlanır; etten, kemikten, dürtülerden ve hayatta kalma reflekslerinden ibarettir. Gen, beşerin sınırlarını çizer, onu doğaya ve geçmişine bağlar.
Ama insan olmak başka bir eşiktir. Beşer doğulur, insan olunur. Ve insan olmanın o muazzam, sancılı ve asil yolculuğu tam da dediğiniz gibi yazıyla başlar.
Buradaki "yazı"yı sadece kağıda dökülen harfler olarak değil, çok daha geniş bir kavram olarak okumak gerekir:
Hafıza ve Aktarım: Gen biyolojik mirası taşırken, yazı kültürel ve ruhsal mirası taşır. Bin yıl önce yaşamış bir bilgenin iç döküşünü bugün okuyup ağlayabiliyorsak, bizi birbirimize bağlayan şey o gen değil, yazıdır.
İradenin ve Bilincin Mührü: Gen bizi otomatikleştirir; acıkınca yemeyi, korkunca kaçmayı söyler. Yazı ise durmayı, düşünmeyi, itiraz etmeyi ve anlam aramayı öğretir. Beşer doğanın kanununa boyun eğer, insan ise yazıya dökülmüş adalet manifestolarıyla kendi hukukunu inşa eder.
Kelimelerle Var Olmak: İnsan, kelimeleri kadardır. Kendini, acısını, medeniyetini ve o özlediği "en güzel" değerleri ancak yazıyla koruyabilir, tahkim edebilir.
İlk cümlenizdeki o "çıplak kalma" hissiyle bu cümleniz aslında o kadar güzel birleşiyor ki… Belki de bugün bizi fırtınanın ortasında korumasız bırakan şey, genlerimizin bozulması değil; o bizi insan kılan "yazıyı", yani kelimelerimizi, ahlaki kodlarımızı, birbirimize verdiğimiz sözleri ve o köklü hafızayı unutup çırılçıplak kalmamızdır.
Beşer genine sadıktır ama insan yazısına sahip çıkabildiği sürece insandır.