Şu gerçeği kafana kazı: İnsanlar seni önce GÖRÜR, sonra DUYAR, en son ANLAR. Ve çoğu seni daha “anlamadan” kararını çoktan vermiştir.
Uzak durulası tipler...
Dünya değişiyor, devirler geçiyor ama, insan kumaşındaki o defolar hiç değişmiyor. Kaleme aldığımız aşağıdaki şiirde bahse konu ettiğimiz "tipler", aslında hayat enerjimizi sömüren, bizi aşağı çeken ne varsa, hepsinin birer özeti gibi. "Uzak Durulası" Üç İnsan Tipi: Kibirliler ve Maddiyatçılar: Varlığıyla övünenler, mülk sevdası bitmeyenler. Dünyayı sadece sahip olduklarından ibaret sanan o sığ bakış sahipleri... Tembel ve Beleşçiler: "Minderi çürüten" ama bir yandan da çalışmadan, "havadan kazanç" bekleyenler. Üretmeden tüketmek isteyen, asalak zihniyetliler... Cahil ve İnatçılar: Belki de en tehlikelisi bunlar... Elifi mertek gören (yani en bariz gerçeği bile ayırt edemeyen), bilmediğini bilmeyen ve bu cehaletini "bilgelik" gibi pazarlayanlar... ★ Mevlânâ der ki; "Cahille girme münakaşaya; ya sinirini zıplatır tavana, ya da yazık olur adabına." Gönül heybemizden dökülen bu şiir de tam olarak bu felsefenin modern ve samimi bir dille kağıda dökülmüş hali gibi oldu, buyrunuz... Varlığıyla her daim övünenden Oturduğu minderi çürütenden Mülk sevdası hiç tükenmeyenden Uzakta dur azizim uzak dur Yalana yalanı ekleyenden Havadan kazanç bekleyenden Çayır çimen otlayıp gezeleyenden Uzakta dur azizim uzak dur Dünyayı çiftliği zannedenlerden Şehvetine her an yenik düşenden
Reklam
Dostoyevski, Karamazov Kardeşler adlı romanında şöyle der: "Her şeyden önce, kendinize yalan söylemeyin. Kendine yalan söyleyen ve kendi yalanını dinleyen kişi, içindeki veya etrafındaki gerçeği ayırt edemeyeceği bir noktaya gelir ve böylece kendine ve başkalarına olan tüm saygısını kaybeder." Yazar, bu sözleriyle yalan söyleyen kişinin aslında önce kendine yalan söylediğini, zamanla kendi kandırışlarına inanarak gerçeklikten uzaklaştığını ve böylece kendi sonunu hazırladığını anlatır. Bu uyarı, Dostoyevski'nin insanın önce kendini aldatmasının sonuçlarına dair en derin tespitlerinden biridir.
Neden tanrım?
Tanrım, neden beni kendi duygularından başka hiçbir duyguyu önemsemeyen bir insan olarak yaratmadın? Neden bir başkasının gözlerinde gördüğüm hüznü kendi içimde taşımak zorunda kaldım? Neden birinin suskunluğunu saatlerce düşünüp altında sebepler arayan biri oldum da, hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam edebilenlerden olamadım? Madem Nisera beni hiç sevmeyecekti, madem onun kalbinde bana ayrılmış bir yer hiçbir zaman olmayacaktı, madem sonunda elimde kalacak tek şey hatıralar ve gözyaşları olacaktı, neden yollarımızı birleştirdin? Bazen bunu düşündükçe kızıyorum sana. Çünkü ben ondan mucizeler istemedim. Dünyanın en büyük aşkını da istemedim. Sadece bana baktığında beni görmesini istedim. Sesimi duyduğunda önemsemesini, canım yandığında dönüp bakmasını istedim. Bir insanın başka bir insandan isteyebileceği en basit şeyleri istedim. Ama ne zaman ona doğru bir adım atsam aramızdaki mesafe biraz daha büyüdü. Ne zaman ona ulaşmaya çalışsam, sanki o biraz daha uzaklaştı. Ben sevgiyi büyütmeye çalışırken o duvarları büyüttü. Ben kalmaya çalışırken o gitmenin yollarını aradı. Sonra sanki içimden bir ses yükseliyor. Senin sesinmiş gibi geliyor bana. Ama bu defa cevap vermiyorsun hemen. Çünkü bazı soruların cevabı kelimelerden önce sessizlikte saklı galiba. Uzun bir sessizlikten sonra şunu duyuyorum: "Sen onun seni sevmesini istedin ama onun kalbinde olmayan bir şeyi vermesini bekledin." İşte bu cümle canımı daha çok yakıyor Tanrım. Çünkü biliyorum. İnsan ne kadar inkâr ederse etsin bazı gerçekleri hep biliyor. Ben de biliyordum. Beni sevmediğini biliyordum. Her geri çekilişinde biliyordum. Her susuşunda, her eksik bırakışında, her yarım cümlesinde biliyordum. Ama bilmek başka, kabul etmek başka şeymiş. Ben gerçeği görüyordum ama kabullenemiyordum. Çünkü kabullendiğim an onu
Bayburtlu Konstantin Abiniz Olarak...
Bu hafta yine memlekette iki şeyi umutla bekledik: Birinin gelişini, bir diğerinin ise nihayet siktir olup gidişini... Yani üstümüze çöken o organize kasvetin, derdin, kederin bu topraklardan sökülüp atılmasını. Ah be canım memleketim; gidiyorsun, geliyorsun ama bıraktığın yerde tiyatro hep aynı, dekor hiç değişmiyor. Bir huzur, bir mutluluk sinyali yakalayalım diyoruz, tam o esnada sahneye bir başka arsızlık, bir başka sömürü dalgası fırlıyor. "Bir saniye Bahadır Beyciğim, siz şu vedayı bir neticelendirin, benim içeride kısa bir pisliği temizleme işim var, hemen döneceğim" kıvamında bir curcuna... Hatice ablamız çıkmış gelmiş, "Bacımı kim ortadan kaldırdı, kim kanını yerde bıraktı?" diye feryat ediyor. Şüphe okları doğrudan hanenin içine, o kirli ilişki ağlarına dönük: Gelinleri Güneş ve onunla gizli kapaklı işler çeviren, ailenin içindeki kuzen Fatih. "Ablam ölmeden önce aralarındaki o yozlaşmayı, o gizli oynaşmayı gözleriyle gördüğünü söyledi" diyor. Tam burada sistemin ve toplumun o ikiyüzlü ahlak duvarına şu soruyu vurmak gerekiyor: Peki, bu pislik dönerken o evin asıl reisi, yani yengenin kocası, o erkeklik taslayan figür tam olarak neredeydi? Yanıt tam bir taşra klasiği: "Ağzını dilini bağladılar, muskayı yedirdiler." Kendi acizliğini, kendi cehaletini ve korkaklığını büyüyle, muskayla aklamaya çalışan bu zihniyete bakınca, insan sormadan edemiyor: Yahu siz nasıl sefil, nasıl çürümüş, nasıl omurgasız hayatlar yaşıyorsunuz? Derken maliyenin başındaki o soğuk rasyonellik, Mehmet abimiz sahne alıyor. Bu ara evlerde rahat nefes almak, huzurla oturmak ne mümkün; kapılar tık tık çalınıyor. Büyük vurguncuların, ihale arsızlarının, milyarlık vergi borcu bir gecede silinen yandaşların peşini bırakanlar, bu kez üç kuruş kira alan küçük mülk sahiplerinin kapısına dayanmış.
Siyaset
Ona 'halam gelmek üzere, yolda ve ben iyi hissetmiyorum' demek istiyorum ancak benim bu lafımı kadınlardan başka kimsenin anlamayacağı gerçeği sarsıyor.
Duygu ve Düşünce
Reklam
Reklam