Sefahate kendini yıprattıktan sonra, kabuk bağlamış ruhunu, birtakım doğal olmayan davranışlarla canlandırıp tatlı tatlı gıdıklamak isteyen bir Roma imparatorluğu soylusu gibi, o da bundan zevk duyardı. 
Karanlıkla temas halindeki gülüş
daha tehlikelidir.
Gülmekle ağlamak boğazda aynı yerde düğümlenir değil mi? İkisini ayırmak zordur, insan gülerken neredeyse ağlıyormuş gibidir, ağlarken de neredeyse gülüyormuş gibi.
Birbirlerine çok benzerler, zaten kim yaşamamıştır ki ağlamasının kahkahaya dönüşmesini? Bunların ikisi de hayatta olmanın temel hâlleridir; hem gülüş hem ağlayış bizi sarsar, içimizi açar. Ben de edebiyat okuyan biri olarak biliyorum ki, eğer önce gülerek başlamışsam en büyük ciddiyetle yüzleşmeye de hazır olurum. Yazarken bunları stratejik hesaplarla düşünmem sadece canlı ve doğal biçimde ortaya çıkarmaya çalışırım. Ciddi şeyler hakkında yazarken mizah zaten kendiliğinden ortaya çıkar. Üstüne sonradan eklenmiş, yalnızca bizi gıdıklamak ya da kahkaha atmamız için var olan mizahı pek sevmem, bundan daha kolay bir şey yoktur
çünkü. Karanlıkla ve acıyla temas hâlindeki gülüş ise bana göre çok daha değerli ve çok daha gerçektir. Hayatın en dibini görmüş olan herkes -ki er ya da geç, kısa ya da uzun süreliğine hepimiz oraya düşeriz- bilir ki, insanın neredeyse yerde sayılacak hâlde yatması kadar mizahla dolu bir durum yoktur. Trajiktir ama aynı zamanda histerik derecede komiktir. En azından muazzam bir kahkaha potansiyeli taşır. Şu ilk büyük komedyenleri düşünün: Charlie Chaplin ve Buster Keaton. En komik oldukları anlar, en ciddi sıkıntıların içindeyken, tehlikedeyken, her şeylerini kaybetmenin eşiğindeyken yaşadıkları anlardı.
Komedyen, başı belaya girmiş insandır.