Bu kitap süslü cümlelerle yazılmış edebi bir kurgu değil; yazarın da ilk sayfalarda dediği gibi, geceleri kimseye anlatamadığı dertleri sessizce kâğıda döktüğü ham ve gerçek bir hayat... Zaten insanı kalbinden vuran da tam olarak bu saf yaşanmışlık.
Adana’nın sokaklarında başlayan o masum çocukluk, ilk gençlikteki o sessiz ve yarım kalan aşk acısıyla sarsılıyor önce. Ardından en güvendiği insandan, "kardeşim" dediğinden gelen o ağır ihanet... İnsanın canını en çok sırtını yasladığı yer acıtıyor çünkü.
Ama kitabın ruhumu asıl paramparça eden ve sonra garip bir dirençle ayağa kaldıran yeri lösemiyle olan o amansız savaş oldu. Hastane odalarında yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide yürürken, doktorların "Bu geceyi atlatırsa bir umut var" dediği o upuzun gecede yazarla birlikte ben de nefesimi tuttum. Bedeninden 18 kilo giderken, içindeki o inatçı "direnç" kıvılcımına tutunarak istatistikleri alt üst etmesi muazzam bir yüzleşmeydi.
Bir Ümit, sadece bir isim hikâyesi değil; en karanlık gecede bile içindeki o ışığı sönmekten koruyan herkesin hikâyesi. Okurken kendi kırgınlıklarımı, kendi sessizliklerimi buldum. Kalbinde dost yarası taşıyan ya da hayata tutunacak küçücük bir ihtimal arayan herkes bu samimi satırlarda kendini bulacaktır.
Yazarın da dediği gibi: "Çünkü inananlar için hayat, her düşüşten sonra yeniden başlar." Başucu kitaplarımdan biri oldu. Kelimelerine sağlık Ümit Oklu.