"İnsan, dünyayı, yaşamı anlamak, açıklamak hastalığından mustarip trajik bir varlıktır. Bunun nedeni ise yitirdiği kendi anlamını bulmak, yaşamın içindeki konumunu arzuladığı ve olmaya çalıştığı şeyi gösterecek biçimde inşa etmektir. Logos sorunu, bilme ve kavrama, mantıklı açıklama, kendini inşa ve ikna etme ihtiyacı, insanın çaresi olmayan bir hastalığıdır."
İnsan, hayvan-insan olduğu dönemlerde, doğanın bir parçasıydı, ölümlülüğünün bilincinde değildi ve bu sebeple henüz cennetten kovulmamıştı. Doğadan ayrıksı değil, doğaya içkindi. Sonsuzluğa sahipti ve sorunsuzdu. Ancak bir kırılma noktası yaşandı ve insan alet üretmeye ihtiyaç duydu. Aletin varlığı, nesne-özne dualizmine sebep oldu ve insan, doğanın bir parçası olmayan ayrıksı bir özne olduğunun bilincine varmaya başladı. Bu saatten sonra geri dönüş yoktu. Sorular sormaya başlayan insan türü, korkunç bir anlam arayışı içine girmişti. Neden buradaydık? Ve nereye gidiyorduk? Bu soruların cevabını doğal yollarla cevaplandıramayan homo sapiens, simgesellik ihtiyacını giderecek bir dil inşaasına girişti. Arkaik dili arkasında bırakıp yeni bir dil icat etti. Öyle ki artık problemlerini anlatılarla, hikayelerle cevaplandırabilecek, herkesin içine su serpecek ve yaşam arzusunu perçinleyecekti. En ana problemi, neden bu dünyada olduğunu anlamlandırma çabası olan insan, en kadim hikayelerinde ve mitlerinde bu sorunu çözmeye çalışır. Fakat sadece bununla yetinmez ve topluma şekil verecek, toplumun başka problemlerine çözüm olacak daha birçok anlatıyı üretmeye devam eder. Bu anlatıların büyük bir ihtiyaca karşılık gelmeyenleri kaybolup unutulur ama en evrensel olanlar ve en temel sorunlara cevap olanlar binlerce yıl anlatılmaya devam eder. Mesela Gılgamış Destanı gibi. Ölümün farkına varıp derbeder olan yüce insan