Dışarıda akşamın griliği, odanın içindeki sessizlikle birleşiyordu. Kadın, alnını soğuk cama yaslamış, buğulanan camın ardındaki dünyayı değil, zihnindeki o ulaşılmaz geçmişi seyrediyordu. Gözyaşları, sanki o anlara geri dönememenin verdiği bir çaresizlikle yanaklarından süzülüyor; o ise her damlayı, sanki bir suç kanıtını yok etmek ister gibi aceleyle siliyordu.
Tam o sırada kapı eşiğinde beliren en yakın arkadaşı, odadaki ağır havayı tek bir cümleyle böldü:
"Onu unutamıyorsun, değil mi?" dedi sesi şefkatle titreyerek. "Bana hiç belli etmemeye çalışsan da, onu ne kadar çok sevdiğini söylemesen de görebiliyorum. Gözlerin anlatıyor her şeyi."
Kadın, bir an duraksadı. Omuzları sarsıldı ama yüzünü dönmedi. Elinin tersiyle son bir kez gözlerini kurulayıp kapıya doğru yöneldi.
Sesi, cam kırıkları üzerinde yürüyormuş gibi pürüzlü ve mesafeliydi: "Hayır," dedi, bakışlarını yere indirerek. "Sadece... çok yorgunum."
Hızla odadan çıkmaya yeltendiğinde, adam nazik ama kararlı bir hamleyle kolunu tuttu. Onu durdurdu. Kadının gözyaşları yanaklarında kuruyup yüzü bir sonbahar yaprağı gibi solarken, adam anlatmaya başladı. Sesi, tozlu raflardan indirilmiş eski bir fotoğraf albümünün kokusunu taşıyordu.
"Ne zamanlardı, değil mi?" diye mırıldandı adam. "Geceyi gündüze katardık. 'Zaman ne çabuk geçiyor' derken bile aslında o anın sonsuzluğuna inanırdık. Bir yılın nasıl bu kadar çabuk bittiğine şaşırırdık hep. Ama bak şimdi... Nasıl da unuttuk mevsimleri, birlikte biriktirdiğimiz o gülüşleri, asla bitmez sandığımız hatıraları...
Şimdi sanki hiçbir şey yaşamamışız gibi kocaman, sağır bir boşluğun içinde kaybolmuşuz." Adamın eli yavaşça gevşedi, kadının kolunu bıraktı. Aralarındaki mesafe sadece birkaç adımdı ama sanki aralarına aşılması imkânsız yıllar girmişti.
"Git," dedi adam