Tamam, şimdi, önce kısaca Adelaide'ı okuma sürecimden bahsetmek istiyorum.
Bu kitabı aylardır kitaplığımda beklettikten sonra mart ayı vesilesiyle özellikle kadın yazarlardan kitaplar okuyayım istedim ve mart ayının ilk kitabı olarak Adelaide'ı seçtim. Kitabın ilk sayfalarını okurken, kendimi bir anda baş karakterin hayatında ve dünyasında buldum ve bu fazlasıyla hızlı oldu. Kitap bir anda beni içine aldı ve hikayedeki tüm olaylara sarılıp sarmalandım. Böylece kitabın ilk yarısı bir günde bitti. Araya birkaç gün girdi ve kitabın ikinci yarısını bugün, yani tam da doğum günümde okuma fırsatım oldu. Hikaye burada ilginçleşti benim için çünkü 1- Doğum günümde biraz "me time" yapmak istediğim için bu kitap yanımdaydı, 2- Tıpkı Adelaide gibi doğum günlerine çok önem veririm, 3- Kitabı okurken kulaklığımdan gelen sözsüz müzik listemdeki tüm müzikler kitabın ritmine göre hareket ediyordu (yani hüzünlü anlarda hüzünlü melodiler, mutlu anlarda ise mutlu, coşkulu melodiler duyuyordum) ve son olarak 4- Kitabın son cümlesini okuyup kitabı kapattığımda saat tam 16.15'ti, evet, tam da doğduğum saat! Böylece, 28 yaşımı bitirdiğim anda Adelaide'a da veda ettim.
Bir önceki yaşımda okuduğum son kitap -gerçek anlamda, dakikası dakikasına son kitap- oldu.
Kitabın baş kahramanı Adelaide da hayattaki "tesadüflerin" boşa olmadığını, her şeyin kadersel bir bağ ile birbirine bağlı olduğunu düşünen ve tüm küçük anlardan anlam çıkaran bir karakter. İşte yaşadıklarım da bana bu yüzden fazlasıyla anlam yüklü geldi. Belki de bu yüzden, ben Adelaide ile çok derin bir bağ kurdum.
Bu sebeplerle kitaba dair belki beklenilen kadar objektif yorum yapamam fakat hayatta bazı anlar objektiflikten uzak olmayı gerektirir ve duygularımız bizi böylesine etkilemişse zaten objektif olmaya yaklaşamayız. Ben de tam