Sabah uyandım, daha doğrusu uyanmış gibi yaptım çünkü bir süredir uyanmakla uyanmamak arasında sıkışıp kalıyorum. Yani perdeleri açınca gün başlamıyor, sadece ışık giriyor içeri. Işıkta her yeri aydınlatmıyor, bazı şeyleri daha görünür kılıyor. İçimdeki boşluğu mesela. Herkesin iç karanlığı vardır ama kimse elektriğini kesmez.
Kahvemi hazırlıyorum, dün akşamdan beri beşinci ya da altıncı kupam. Kupamın içindeki çatlakları izlerken yavaş yavaş dolduruyordum nasıl da kamufle edildiler. Ben de bir kendimi sorguladım zaten sanırım aynı şeyi ben de yapıyorum. Sonra gittim aynanın önüne aynadaki de hiç bana benzemiyor. Gözlerimin altında yorgunluk değil de geçmiş birikmiş, bakıp bakıp küfrediyordum en sonunda çıktım dışarıya belki bir şeyler değişir diye klişeye bak. Salak kupayı da elimde götürmüşüm, fark etmeden üstüne içindeki çatlakları da tekrar izlemişim. Kafamı kaldırdım havaya baktım da ne açıktı ne kapalı, hâli tavırdan daha belirsizdi. Elimi cebime attım bir şey arıyor gibiydim ne aradığımı da bilmiyorum ama o cebimde olması gereken bir şeymiş gibi de his veriyordu. Bir taş buldum oturdum üzerine bir süre öyle kaldım. Yoldan geçenleri izliyorum konuşmalarını duyamıyorum duymak bile istemiyorum sanki kafamdaki ses yetmiyormuş gibi bir de bunların anlamsız cümlelerini mi duyacaktım, gerek bile yok. Saatime bakmak istedim bakamadım, zaman geçti mi onu da bilmiyorum ama taş biraz soğumuştu. Elimi üzerine koyduğum an fark ettim. Gidemedim çünkü gitmek her şeyi geride bırakacağım anlamına geliyordu, oysa ben o gün hiçbir yere varamamıştım ki neyi bırakacaktım?
Kalktım, aynı yoldan değil de başka bir yoldan döndüm sanki her şey biraz da olsa yerinden oynamış gibiydi ama benden başka kimse fark etmedi. Düşüne düşüne vardım eve. Bir ay daha dışarıya çıkmam, yetti bu kadar