Çok sevdiğim bir arkadaşımla aramızda geçen bir konuşmadan sonra bu kitabı önermişti bana ve neden özellikle bu kitap şimdi anlıyorum. Aşırı merak etmeme rağmen geç bitirdiğim nadir kitaplardan biri oldu benim için. İlk seksen sayfasını okuduktan sonra, devamında okuyacaklarıma kendimi hazırlamak için mi yoksa güzel ülkem adına benzer kıyaslamaları yapmaktan korktuğum için mi güç okudum bilmiyorum. 15 günde değil de üç saatte okuduğum bir kitaptı, aradaki zaman okumaya tekrar hazır olmam için gerekti...
Yıllar yıllar öncesi
Bir varmış bir yokmuşken,
Kanım deli deli akarken,
Aşk için ve aşk ile ben dağları deldim.
Şirin idim Ferhat'tan bekleneni yüklendim
Şu dağın adı İran'a
Aşkımın savaş ve kargaşa içindeki ülkesine,
Babamın sırça köşkünden,
Anamın sıcak kanadından,
Ardıma bakmadan çıkıp gittim.
Kadın, eş, ve Türk olarak kendi masalımın ejderhaları ile çarpıştım, perilerinden güç aldım. Galip mi mağlup mu olduğumu bilmesem de vatanımın, ocağımın, atamın, otağımın kıymetini bilerek dokuz yüz gün sonra sılama kavuştum.
Yorgun, kırgın ama kararlı geçen bunca yıl boyunca Farsça konuşmam gerekmedikçe bu masalı anmamaya ve anımsamamaya özen gösterdim.
Ta ki, " Türkiye'yi İran olur mu? " sorusuyla irkilene kadar...
Aslında kitabın ön sözünde yer alan bu birkaç paragraflık yazıyla bile az çok tahmin ediyorsunuz hikayeyi. Ve gerçekten ürperiyorsunuz ama beni en çok yazarın kendine sorduğu son soru ve bu yaşanılanların gerçek olması irkiltti... Aşkı için; ailesinden, evinden, işinden, kariyerinden, ülkesinden ayrılan Kahramanımız yaptığı fedakarlığın karşılığını ne aşkı için peşinden gittiği adamdan, ne onun ailesinden, ne de bambaşka hayal ettiği ülkeden göremiyor. Orada yaşadığı her dakika ıstırap gibi olan kahramanımız kurtulmak için her yolu deniyor, birtakım