Her mutluluk göründüğü kadar güzel değildir
İkiside psikolog olan mutlu bir çift. Sare ve Ufuk. Ama son zamanlarda çokta mutlu değillerdi, çünkü kavgaları aralarını açmıştı. Sare yağmurlu bir sabah kliniğe gitmek için taksiyle yol alır ama bahtı ona gülmez ve bir kaza geçirir. Kaza 4 gün sonra malum olur ve bu süre içinde o çoktan ağır bir hasar almıştır. Bir kaç ay uyanmayan Sarenin yanından ise ilişkilerinin belirsizliğine rağmen Ufuk hiç eksik olmaz.Sarenin uyanması kısmi hafıza kaybıyla beraber gelir. Ufuğu, arkadaşlarını hatırlıyordur. Ama sadece arkadaş olarak. Hepsini. Bu durumda Ufuk sesini çıkarmaz ve bir arkadaş ve psikolog olarak Sarenin hep yanında durur. Bir kaç ay sonunda Sare Ufuğa yeniden aşık olmaya başlar. Ve onların sonu mutlu bir birliktelikle biter. Ne kadarda güzel bir hikaye değil mi? Ama bir dakika. Her okuduğunuz şey gerçekmidir. Her mutluluğun gerçek olmadığı gibi.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
BİR KAVMİ SEVEN ONLARDANDIR
Hicrî üçüncü asırda yaşamış olan evliyâdan Ali bin Muvaffak rahimehullâh şöyle anlattı: Bir sene binekli olarak hacca gidiyordum. Yolda, yürüyerek hacca giden dervişlerden zikir ehli bir topluluk gördüm. Hacca onlarla birlikte yürüyerek gitmek istedim ve bineğimden indim, yerime başkasını bindirdim. On iki mil kadar dervişlerle beraber yürüdüm. Sonra ana yoldan ayrıldık ve sapa bir yerde konakladık. Gece, rüyamda ellerinde altından leğen ve gümüşten ibrikler bulunan bazı kimselerin geldiğini gördüm. Yaya olarak yol alanların ayaklarını yıkıyorlardı. Hepsini yıkadılar, bir tek ben kaldım. Onlardan biri, diğerlerine, “Bu da onlardan değil mi?” diye sordu, “Onun mahmili ve bineği vardı” dediler. Tekrar, “Hayır, bu da onlardandır, çünkü cân u gönülden isteyerek onlarla birlikte yürüdü.” dedi. Sonra benim de ayaklarımı yıkadılar. Hissettiğim bütün yol yorgunluğu, bir anda benden kayboluverdi. (Sâlihlerin Hikâyeleri, Fazilet Neşriyat) YÜKSEKLERE ÇIKTIKÇA SICAKLIK AZALIR Yükseklere çıktıkça, giderek Güneş’e yaklaşıldığı için sıcaklığın artması gerektiği düşünülebilir. Ancak Güneş, yaklaşık 150 milyon kilometre uzaklıktadır. Bu mesafenin sadece birkaç kilometre azalması, Güneş’ten alınan enerji miktarında mühim bir değişikliğe sebep olmaz. Yeryüzü, Güneş’ten gelen ışınları emer ve bu enerjiyi, ısı olarak atmosfere yayar. Dolayısıyla, ısının ana kaynağı, aslında yeryüzüdür ve yerden uzaklaştıkça, bu ısının tesiri azalır. Çünkü yükseklere çıkıldıkça atmosferdeki basıncın düşmesi ile sıcaklık azalır. Atmosferin alt katmanlarında (yani deniz seviyesine yakın yerlerde) hava yoğunluğu daha fazladır. Yoğun hava, ısıyı daha iyi tutar. Yükseklere çıkıldıkça atmosfer inceldiği için hava basıncı düşer, atmosferin sıcaklığı, muhafazası azalır. Çünkü düşük basınçta, hava genleşir,
Mavi Yaka İncili
Bu şehirde yaşamanın bir imkanı var mıydı sorusuyla uyandı. Gözlerini açmasına rağmen uykunun dağılıp gitmediği, tam tersine vücut bütünlüğünün bekasına ters düşen bir düşten uyanırcasına kendisini bir kuşkunun ortasında buldu. Nefes alış verişini saydı. Sonra saatine bakıp yeniden zamanda süzülen bir yamaç kartalı gibi kaldırımda yürüyen insancıkları dişlemeye, bebekleri kundağından söküp derin vadilerin uç alüvyonlarına bırakmaya ant içti. İnsan hiçbir şey yapmak istemediğinde, ya da bir şeyler yapma hakkı elinden alındığında hayali cinayetler işleyip bundan aklanma senaryosu kurar zihninde. O da öyle yaptı. İneceği durağa karşı bir aşk beslemişti kimi zaman. Çoğu zaman sırf ineceği durağı düşlemek için biniyordu otobüse. Birde insanların onu ineceği durakta görüp 'ne adammış bu be! - -nasıl da hatırlıyor ineceği durağı tarzındaki haklı gurur nidalarına bıyık altından gülümseyerek ve göğüslerini şişirerek 'hehehe, ne sandınız beni' diyip evine gitmeyi de bulunmaz bir nimet belliyordu. Şimdi oldu mu bu. Yani bu düşünceler ne kadar da sefilce. Yalnızca Memlük sarayında bir kölemen bu kadar tik tak ehli olup anadan üryan tepetaklak olabilirdi. O da öyle yaptı. Yaprağa yeşil rengini veren klorofile dua edip ağaçları seyretti biraz hüzünle. Biraz hüzünle yaptığı şeyleri hatırladı. Ne kadar hüzünlendiyse artık unutmayı da bir erdem sayarak ağrıyan yerlerini güneşe çıkardı. Adam hastaydı. Güneşten saklanacak kadar bile korkuyordu dünyadan. İnsanlar tarafından bir hayli hırpalanmıştı. Gözlerini hiç nazar değdirecek kadar eğitmediğinden, dilini hiç budaktan sakınmayacak kadar sivriltmediğinden kıyıda kalmıştı. Göbeği eksen eğikliğinden kaynaklı diyabet iken, torbasında rızık adını verdikleri gayriahlaki savaşın hücum boruları ötüyordu. Kaşlarını eğip topal adımlarla, kambur
Gitme desem ne değişirdi ki... Seven hiç gitmek ister mi? İlhan Berk
Ayla Kaya Hayat Ne? Hayat ne biliyor musun? Karanlıkta yalın ayak koşmak mı durmadan, Yoksa önünde duran o bembeyaz kağıda Yazılan kaderi bir türlü okuyamamakmı? Sahi, neydi hayat? ​Bir rüzgârın peşine takılıp gitmek mi, Yoksa her fırtınada biraz daha eksilmek mi? Oysa ben sadece sığınacak bir liman aramıştım, Kalabalıkların ortasında, Yapayalnız kalacağımı bilmeden. ​Şimdi göğsümde amansız bir sıkışma, Nefes bile dar geliyor bu yorgun cana. Gözlerimde anlamsızca süzülen o yaşlar, Sessizce yanaklarımdan akıp giden neydi? Sahi, neydi hayat? ​Beynimin içinde bitmek bilmeyen bir uğultu, Dünyanın gürültüsü çökmüş sanki zihnime. Etrafım ne kadar kalabalık olsa da, Bu yalnızlık, bu dilsiz yabancılık niye? ​Çırpınan bir kuş kanadı kaldı gökyüzünde, Kırık, yorgun ve menzilsiz... Sert bir sonbahar rüzgarı esiyor şimdi, Önümde açılmayan, paslı bir kilit gibi o kitap,
Şiir