Tablolar sadece görülmez. İçine düşülür. Ve ben ne zaman bu tabloya baksam, sanki o taş duvarların arasına sıkışmış yüzlerden biri oluyorum. Başını hafif öne eğmiş, yürümeye devam eden ama aslında hiçbir yere gitmeyen o insanlardan biri… Çünkü insan bazen özgürlüğünü demir parmaklıklarla değil, kendi zihniyle kaybediyor. Bu tablo bana hep içimde susturamadığım yorgunluğu hatırlatıyor. Aynı yerde dönüp duran düşünceleri. Aynı acının etrafında tekrar tekrar yürümeyi. Herkesin içinde görünmeyen bir çember vardır bence; kimisinin travmaları, kimisinin yalnızlığı, kimisinin geçmişi… Benimkisi ise uzun süre kendi içimde kaybolmuş olmamdı. Van Gogh bu tabloyu yaptığında bir akıl hastanesindeydi. Belki de bu yüzden resimdeki hiçbir yüz tam olarak “orada” değil gibi. Hepsi yürüyen bedenler ama ruhları başka yerde kalmış insanlar gibi duruyor. O kadar tanıdık bir his ki bu… Günlerce insanlarla konuşup yine de kimseye ulaşamamış olmak gibi. Kalabalığın ortasında görünmez olmak gibi. Ya da yardım çığlığını sessizce atmak gibi. Tablodaki gri tonlar bana hep tükenmişliği çağrıştırıyor. Gökyüzü yok. Ufuk yok. Kaçış yok. Sadece taş duvarlar ve bitmeyen bir döngü var. İnsan bazen kendi zihninin avlusunda mahkûm oluyor gerçekten. Dışarıdan bakınca normal görünüyorsun; gülüyorsun, konuşuyorsun, yaşıyorsun… Ama içinde, aynı düşüncenin etrafında dönüp duran bir mahkûm gibi hissediyorsun. En çok da ortadaki adam etkiliyor beni. Yüzü diğerlerinden biraz daha belirgin olan o adam… Van Gogh’un kendisi olduğu söyleniyor. Ve ben buna her baktığımda şunu düşünüyorum: İnsan bazen kendi acısını çizerek hayatta kalmaya çalışır. Çünkü bazı yaralar konuşulamaz. Bazı şeyler kelimelere sığmaz. O yüzden sanat vardır zaten. İnsan içindeki çığlığı bazen bir tabloya saklar. Ben bu tabloya baktığımda