İnsan bazen bir cümleyi hissetmeden anlayamaz. Bazı kelimeler vardır; sözlükteki anlamı küçücük kalır yanında. Çünkü o kelime artık bir nesne değildir. Bir gece olur. Bir nefes olur. Bir suskunluk olur. Bir kırılma anı olur. Soğuk keskin metal benim için hiçbir zaman sadece metal olmadı. O, insanın kendi canına ne kadar yaklaşabileceğini gösteren o ince çizgiydi. Tenime değil, ruhuma değen bir soğuktu aslında. İnsan derisinin altında atan damarı hissederken, yaşamın ne kadar narin olduğunu anlıyor. Her şeyin tek bir dokunuş kadar yakın olduğunu… Bir sonun da, bir vazgeçişin de, bir çığlığın da. Ve en korkuncu ne biliyor musun? O an insan ölmek istemiyor bazen. Sadece içindeki gürültü dursun istiyor. Başının içindeki yankılar sussun, kalbinin içindeki ağırlık biraz hafiflesin istiyor. Çünkü bazı acılar ağlatmıyor artık. Bazı acılar insanı sessizleştiriyor. Öyle bir sessizlik ki, kendi nefesin bile yabancı geliyor. Damara değen soğuk metalin en ürkütücü tarafı acısı değil. Hissedilmeyişi. Çünkü insan bir noktadan sonra acıya alışıyor. Hayal kırıklıklarına, terk edilmelere, anlaşılmamaya, gece boyunca tavana bakıp hiçbir şey hissetmemeye alışıyor. Sonra bir gün eline o soğukluğu aldığında fark ediyorsun… İçindeki fırtına, tenindeki keskinlikten daha fazla can yakıyor. Metal soğuktu. Ama ben daha soğuktum. Bir insanın ruhu üşüyebilir mi? Üşüyor işte. Bazı geceler insanın içi kış gibi oluyor. Kimse bilmiyor. Kimse görmüyor. Gülüyorsun, konuşuyorsun, insan içine karışıyorsun ama içinde hep ince bir sızı taşıyorsun. Ve o sızı büyüdükçe, dünya bulanıklaşmaya başlıyor. Aynadaki yüz bile yabancı geliyor bazen. Kendine dokunsan bile hissedemiyorsun. İşte o anlarda, soğuk keskin metal sadece bir eşya olmaktan çıkıyor. İnsanın kendi karanlığıyla yaptığı sessiz bir konuşmaya