İntihar Odası filmindeki Dominik bana hep insanın kendi zihninde nasıl yavaş yavaş kaybolabileceğini hatırlatıyor. Çünkü onun hikâyesi sadece bir “ergen dramı” değildi. O, anlaşılmamanın… duyulmamanın… kalabalığın ortasında görünmez olmanın hikâyesiydi. İnsanlar Dominik’e baktığında şımarık, kırılgan ya da fazla hassas bir çocuk gördü belki. Ama ben ona baktığımda, içinde sürekli bağıran ama sesini kimsenin duymadığı birini görüyorum. Bazı insanlar vardır; odaları dağınık değildir ama ruhları darmadağındır. Dominik tam olarak öyleydi. Dışarıdan bakınca her şeye sahip gibiydi. Parası vardı, ailesi vardı, iyi bir hayatı vardı. Ama insan bazen en büyük yalnızlığı, herkes seni “iyi” sanarken yaşar. Çünkü kimse gerçekten nasıl olduğunu sormaz. Sorsalar bile cevabı duymaya cesaret edemezler. Ben Dominik’i izlerken kendimi onun bilgisayar ekranının yansımasında gördüm biraz. O karanlık odada otururken, insanlardan korkarken ama aynı zamanda biri gelip onu kurtarsın isterken… Kendimden parçalar gördüm. Çünkü bazı yaralar fiziksel değildir. Kimse görmez onları. Ama insanın içine yavaş yavaş buz gibi yayılırlar. Bir noktadan sonra artık üzülmezsin bile. Sadece hissizleşirsin. Ve bence Dominik’in en korkutucu yanı buydu; ölmek istemesinden çok, yaşamayı artık hissedememesiydi. İnsanlar genelde “yardım istemedi” der böyle karakterler için. Ama bazen yardım istemenin şekli sessizliktir. Bazen günlerce odadan çıkmamak yardım istemektir. Bazen bilgisayar ekranının arkasına saklanmak yardım istemektir. Bazen birinin “iyi misin gerçekten?” diye samimi şekilde sormasını beklemektir. Dominik’in trajedisi, çevresindeki herkesin onu düzeltmeye çalışmasıydı; kimse onu anlamaya çalışmadı. Ve Sylwia… O sanal dünya… Bana hep şunu düşündürdü: İnsan gerçek dünyada yeterince sevilmediğinde, sahte
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Bazı renkler sadece renktir. Bazılarıysa insanın içine yerleşir. Sessizce büyür, yıllarca fark edilmeden kalbin bir köşesinde yaşar. Lacivert benim için tam olarak böyle bir renk. Ne siyah kadar karanlık, ne mavi kadar hafif… İkisinin arasında duran, derinliğiyle insanı susturan bir şey. Bir gece gibi mesela. Ama yıldızsız değil. İçinde umut saklayan bir gece gibi. Eskiden renkleri sadece görünüşlerinden ibaret sanırdım. Kırmızı öfkeydi, beyaz huzurdu, siyah yas… Ama büyüdükçe anladım ki bazı renklerin duygusu vardır. Lacivertin duygusuysa “saklamak.” İnsanların görmediği şeyleri içinde saklamak. Sessizliği, kırgınlığı, özlemi, sabrı… Ve en çok da olgunlaşmayı. Çünkü lacivert bağırmaz. Kendini göstermek için uğraşmaz. O, insanın içine yavaşça işler. Tıpkı bazı acılar gibi. Tıpkı bazı insanlar gibi. Ben hep geceyi seven biri oldum. Çünkü gece, insanın maskelerini indirir. Gündüz herkes bir şey olmaya çalışır; güçlü, mutlu, yeterli… Ama gece olunca insan sadece “kendisi” kalır. İşte lacivert bana hep bunu hatırlatıyor. Gece yarısı tavana bakarken kurulan düşünceleri. Kimseye anlatılmayan korkuları. Sessizce edilen duaları. İçten içe büyüyen özlemleri… Ve galiba ben kendimi en çok lacivertte buluyorum. Çünkü benim içim hiçbir zaman tamamen siyah olmadı. Ne kadar kırılmış olursam olayım, içimde hep küçücük de olsa bir umut kaldı. Ama aynı zamanda hiçbir zaman tamamen açık mavi de olamadım. Hayat bana erken büyümeyi öğretti. Bazı şeyleri içimde taşımayı, susmayı, sakin görünürken içimde fırtına kopmasını öğretti. İşte bu yüzden lacivert bana “insan” gibi geliyor. Gerçek gibi. Kusurlu ama derin. Deniz geceleri neden daha güzel görünür biliyor musun? Çünkü laciverte döner. Gökyüzüyle birbirine karışır. Nerede biri başlıyor, diğeri nerede bitiyor anlayamazsın. Benim duygularım