Bir zamanlar bazı şarkılar vardı; onları sadece dinlemiyordum, onların içinde yaşıyordum. Her sözünde kendimden bir parça buluyor, her melodide içimde susturamadığım duyguların yankısını duyuyordum. Falling In Reverse'in Popular Monster'ı, Nomy'nin Demons'ı, Dream Koala'nın Saturn Boy'u ve Meimuna'nın La tristesse du diable'ı... Bir dönem bunlar sadece sevdiğim şarkılar değildi; bunlar benim sessiz itiraflarımdı. Popular Monster bana içimdeki karmaşayı hatırlatıyordu. İnsanların gördüğü yüzümle, geceleri yalnız kaldığımda taşıdığım yükler arasındaki uçurumu anlatıyordu sanki. Sürekli bir şeylerle savaşan, anlaşılmak isterken kendini daha da yalnız hisseden tarafımı... O şarkıyı dinlediğimde öfkemi, kırgınlığımı ve yorgunluğumu duyuyordum. Demons ise içimde sakladığım karanlıkla yüzleşmek gibiydi. İnsan bazen en büyük savaşını başkalarıyla değil, kendi zihniyle verir. Kendinden kaçmaya çalışırken yine kendine çarpar. O şarkı bana tam olarak bunu hissettiriyordu; insanın kendi gölgesinden kurtulamayışını... Saturn Boy'da ise başka bir yalnızlık vardı. Dünyanın ortasında durup hiçbir yere ait hissedememek... Kalabalıkların içinde kaybolmak, insanların arasında görünmez olmak... O sakin melodilerin altında derin bir boşluk hissediyordum. Sanki içimde hep başka bir yere gitmek isteyen ama nereye gideceğini bilmeyen biri vardı. Ve La tristesse du diable... Belki de hepsinden farklıydı. İçinde tarif etmesi zor bir hüzün taşıyordu. Sadece üzgün olmak değil; insanın ruhuna işleyen, sebeplerini bile açıklayamadığı bir ağırlık... Bazı geceler vardı ki o şarkıyı dinlediğimde kendimi anlatmak için başka hiçbir kelimeye ihtiyaç duymuyordum. Ama bugün geriye dönüp baktığımda şunu fark ediyorum: O şarkılar hâlâ güzel, hâlâ etkileyici, hâlâ bana bir şeyler hissettiriyor. Fakat artık