Thalion

Thalion
@gnabnahc
BADE NURmoon. prensesim.♡ 25.07.2008 en güzel gün.
Annemin öfkesi...
Bazı korkular insanın kendi hikâyesinden doğmaz. Bazen insan, kendisine hiç ait olmayan yaraları miras alır. Benim hikâyem de biraz böyle başladı. Annem daha çocuk sayılacak bir yaşta evlendirilmiş. Ne hayatı tanıyacak kadar büyüktü, ne kendini savunabilecek kadar güçlüydü. Ama onun çocukluğu, kendi iradesinden önce toplumun korkularına teslim edildi. Çünkü yıllar önce teyzem genç yaşta bir ilişki yaşamış ve hamile kalmış. O olaydan sonra ailede büyüyen şey sevgi değil, korku olmuş. Ve o korku annemin hayatını elinden “Sana da güvenemeyiz.” “Sen de başımıza aynı şeyi getirirsin.” “Kadın korunmalı.” “Kadın kontrol edilmeli.” Belki yüksek sesle söylenmedi bunların bazıları. Ama hissettirildi. Ve bazen hissedilen şeyler, söylenenlerden daha ağır olur. Annemin çocukluğu yarım kalmış. Kadın olmayı öğrenemeden eş olmuş. Kendi kimliğini kuramadan bir hayatın içine bırakılmış. Belki de yıllarca kendi korkularını bastırarak yaşamış. Ve insan bastırdığı şeyleri yok edemiyor. Sadece fark etmeden başkalarına taşıyor. Psikoloğum bana erkeklere karşı duyduğum korkunun, çekinmenin, hatta zaman zaman nefretin yalnızca bana ait olmayabileceğini söylediğinde içimde çok şey yerine oturdu. Çünkü ben bazı şeyleri yaşamadan da yorulmuş gibiydim. Sanki biri bana daha en başında “erkeklerden korkmalısın” demişti. Sanki küçüklüğümden beri içime görünmeyen bir alarm sistemi yerleştirilmişti. Bir erkek yaklaşınca tetikte olmak. Güvende hissedememek. Kolay kolay inanamamak. Kendini sürekli koruma ihtiyacı duymak… Bazen bunun karakterim olduğunu sanıyordum. Ama şimdi düşünüyorum da; belki bu, annemin hayatta kalma biçimiydi. Ve ben, onun hayatta kalmak için geliştirdiği korkuları miras aldım. Çünkü travmalar sadece yaşayan kişide kalmıyor. Sessizce çocuklarına da geçiyor. Bir annenin sustuğu
Galanthus
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Lydia Sen mutlu ol yeter. Ben bi' şekilde hallederim.
Ya'aburnee
Yüzüme çiçekler örmüştüm...
Eternity
Ezan ile çağırana gitmezsen, dua ile çağırdığın sana gelir mi hiç?
Bir zamanlar bazı şarkılar vardı; onları sadece dinlemiyordum, onların içinde yaşıyordum. Her sözünde kendimden bir parça buluyor, her melodide içimde susturamadığım duyguların yankısını duyuyordum. Falling In Reverse'in Popular Monster'ı, Nomy'nin Demons'ı, Dream Koala'nın Saturn Boy'u ve Meimuna'nın La tristesse du diable'ı... Bir dönem bunlar sadece sevdiğim şarkılar değildi; bunlar benim sessiz itiraflarımdı. Popular Monster bana içimdeki karmaşayı hatırlatıyordu. İnsanların gördüğü yüzümle, geceleri yalnız kaldığımda taşıdığım yükler arasındaki uçurumu anlatıyordu sanki. Sürekli bir şeylerle savaşan, anlaşılmak isterken kendini daha da yalnız hisseden tarafımı... O şarkıyı dinlediğimde öfkemi, kırgınlığımı ve yorgunluğumu duyuyordum. Demons ise içimde sakladığım karanlıkla yüzleşmek gibiydi. İnsan bazen en büyük savaşını başkalarıyla değil, kendi zihniyle verir. Kendinden kaçmaya çalışırken yine kendine çarpar. O şarkı bana tam olarak bunu hissettiriyordu; insanın kendi gölgesinden kurtulamayışını... Saturn Boy'da ise başka bir yalnızlık vardı. Dünyanın ortasında durup hiçbir yere ait hissedememek... Kalabalıkların içinde kaybolmak, insanların arasında görünmez olmak... O sakin melodilerin altında derin bir boşluk hissediyordum. Sanki içimde hep başka bir yere gitmek isteyen ama nereye gideceğini bilmeyen biri vardı. Ve La tristesse du diable... Belki de hepsinden farklıydı. İçinde tarif etmesi zor bir hüzün taşıyordu. Sadece üzgün olmak değil; insanın ruhuna işleyen, sebeplerini bile açıklayamadığı bir ağırlık... Bazı geceler vardı ki o şarkıyı dinlediğimde kendimi anlatmak için başka hiçbir kelimeye ihtiyaç duymuyordum. Ama bugün geriye dönüp baktığımda şunu fark ediyorum: O şarkılar hâlâ güzel, hâlâ etkileyici, hâlâ bana bir şeyler hissettiriyor. Fakat artık
Galanthus