Bir insanın ölümünden önce duyabileceği ruhsal ve fiziki acının harmanlaşmış halini iliklerimize kadar hissettiren bir kitap. Her şey İvan Ilyıç'ın karnını bir pencere pervazına çarpmasıyla başlıyor ve devam ediyor. Karakterin biyografisi niteliğinde olan bu romanın betimlemeleri de gayet yerinde. Ölüm gerçeği ile insanın yüzleşmek zorunda kalması, yaşamın tüm gerçekliğini yitirmesine sebep oluyor.. Ölüm, karanlık değil ölüm doğru yaşanmış bir hayat için sonsuz bir ışık. Tavsiye ederim..
HİKÂYE
Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek tut biraz!
Benim doğduğum köylerde
Ceviz ağaçları yoktu,
Ben bu yüzden serinliğe hasretim
Okşa biraz!
Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu,
Dağıt saçlarını bebek
Savur biraz!
Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkıyalar basardı,
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz!
Benim doğduğum köylerde
İnsanlar gülmesini bilmezdi,
Ben bu yüzden böyle naçar kalmışım
Gül biraz!
Benim doğduğum köylerde
Kuzey rüzgârları eserdi,
Hep bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz!
Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin
Benim doğduğum köyler de güzeldi
Sen de anlat doğduğun yerleri,
Anlat biraz!
Aynı daldaydık, aynı daldaydık.
Aynı daldan düşüp ayrıldık.
Aramızda yüz yıllık zaman, yol yüz yıllık.
Yüz yıldır alacakaranlıkta koşuyorum ardından. Nazım Hikmet Ran
Aslında her şey gerçekte o kadar zengin olmadıkları halde zenginlere benzemek isteyen, bu yüzden de ancak birbirine benzeyebilen insanlarınki gibiydi..