Berger adındaki çocuksu bir genç adam üniversite öğrenimi için Viyana’ya gelir. Ailesinden ve memleketinden uzakta olan bu genç adam sevmediği, yıkık dökük ve kasvetli bir odada da yalnız başına yaşamını sürdürmeye çalışır. Henüz kendini tanımayan ve tanımaya çalışan bu genç adamın kendini bulma hikayesini okuyoruz Zweig’ın bu eserinde.
Stefan Zweig’ın psikolojik tahlilleri ve karakterlerin karakter gelişimlerini nasıl bir ustalıkla yazdığından bahsetmeme gerek yok sanırım. Bu eserinde de karakterimizin içsel dünyasını bizlere çok iyi bir şekilde aktarmış.
Kitap ve karakterler hakkındaki kişisel görüşlerimi içerdiği için kitabı okumadıysanız sizin için spoiler olabilir. Kitabı okuyup incelememi okumanızı tavsiye ederim.
Berger Viyana’ ya gelmeden önce hayalinde bir Viyana görseli çizerek gelmiş ve bu yere geldikten sonra aslında hayalinden ne kadar uzak olduğunu görmüştü. Zar zor konaklamak için bir oda bulur ama odada ki hiçbir şey ona kendini oraya ait hissettirmemektedir. Aynı zaman da Berger yalnızdır ve tek başına olduğu bu şehirde ailesinin sıcaklığını da hissedememektedir. Yan odasında kalan hukuk fakültesi öğrencisi Schramek ile tanışır. Schramek kendinden emin, özgüvenli, iriyarı ve çeşitli sosyal aktivitelerle uğraşan bir üniversite öğrencisidir. Berger ise daha karakteri oturmamış ve hala çocuk gibi olan genç bir adam olduğu için Schramek‘i kendisine idol gibi görür. Onun arkadaş ortamına girebilmek ve onlardan biri olabilmek için büyük bir çaba harcar.-hatta dövüşmeyi bile kabul etmektedir.- Schramek ile olan arkadaşlığı karşılıklı değildir. Schramek Berger’i pek arkadaş ortamına sokmaz ve sadece canı isterse onunla konuşur, sadece başına iyi bir şey geldiğinde anlatmak istediği için Berger’i yanına çağırırdı. Kendisi de onun gibi “adam”ve “erkek” olmak istemektedir. Bunu da 14. sayfadaki bu alıntıdan anlayabiliriz:
“ Schramek‘in grubuna girebilmek Berger’in en çok istediği şey, en gizli arzusuydu; orada acıyla eksikliğini hissettiği her şeye sahip olurdu, tanıdığı insanlarla birlikte olurdu, bir yuvada olurdu, arzuladığı gibi güçlü, erkeksi, adam gibi adam olurdu.”
Berger’in Schramek‘i ilk başlarda yüksek biri gibi görmesinin sebebinin daha kendisini tanımaması olduğunu düşünüyorum. Viyana’ya ilk defa gelmiş ve yalnız bir genç adamın orada bağlı kalmasını sağlayacak bir kişiye ihtiyacı vardır ve kendisine en yakınındaki kişi olan Schramek‘i örnek alarak onun gibi olmaya çalışır. Daha sonra Berger Schramek‘in kaba saba ortamlarda bulunmasını, eskirim kulübündeki insanların kavgalarıyla uğraşmasını gereksiz bulmuş olmalı ki bir süre sonra bu ortamlara girmek için çabalamayı bıraktığını 28. sayfanın son paragrafında görebiliyoruz.
Schramek hakkındaki görüşlerimden de bahsetmek istiyorum
Schramek‘i ilk başlarda Berger’in gözünden çok üst bir insan olarak gördük. Özgüvenli, kadınlarla ilişkisi iyi ve Berger’in tabiriyle adam gibi adamdı; Berger’in sözde kendisinde olmasını istediği özelliklerdi bunlar. Ama bence Schramek’in özgüveninin arkasında bir özgüvensizlik ve çevresinde de insanların olmasına duyduğu bir ihtiyaç var. Bunu sayfa 39 daki bu kısımdan anlayabiliriz:
“ Bir şeyden etkilenmişse taşkınlığını üzerinden atması için insanlara gereksinimi oluyordu, yoksa diğer zamanlarda lakayt ve daha ziyade içedönük biriydi.”
Berger hayatından bıkmış bir dönemdeydi. İlk başta isteyerek yazdığı tıp fakültesine bile artık devam etmemektedir ve tek isteği ailesinin yanına dönüp onların yanında herhangi bir işe girmektir. Ama bir kız çocuğu hayatını değiştirdi.
Montaigne’in Denemeler adlı eserindeki bu alıntı aslında Berger’in hasta kız çocuğuyla tanışmadan önceki halini anlatmakta:
“Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır.”(sf55) DenemelerMontaigne
Berger’in de bir amacı yoktur. Başlangıçta hevesle gittiği tıp fakültesinden de vazgeçmiştir ve onu oraya bağlayan artık hiçbir şey kalmamıştır taki kızıl hastalığına yakalanan kızla tanışına kadar. Sınırlı tıp bilgisiyle kıza yardımcı olmaya çalışır. İşte o an kendisine bir amaç edinmiştir. Berger hem yalnız değildir hem de her gün o yataktan kalkmak için kendisinin bir amacı vardır. Artık sokakta yürüyen insanlara, çevresine sevecen ve umut dolu yaklaşmaktadır. Fakat bu mutluluğu uzun sürmedi. Kendisi de kızıl hastalığına yakalanmıştı. Çocukluktan hiç kurtulamamış bu genç adamın sonunun bir çocuk hastalığından gelmesi ne ironik!
Kitabı genel hatlarıyla beğendiğimi söyleyebilirim. Karakter gelişimi güzel bir şekilde (her zaman olduğu gibi) aktarılmıştı.
Ama eleştirmek istediğim bir kısım var. Eserde Berger’in kadınlarla ilişkisine de değinilmektedir. Kişisel hayatında çekingen ve utangaç olan bu genç adam ikili ilişkilerinde de böyle bir karakterdedir. 57. sayfada deneyimli kadınların kendisini budala, bakirelerin ise korkak bulduğundan bahsetmektedir. İki kadın için de kendisini yetersiz bulmaktadır ama içindeki kadının yeni yeni yeşerdiği bir çocuğa karşı bir his beslemektedir. Bu hasta kızla ilgilenerek daha yeni olgunlaşan bu ruha şekil verdiğini düşünmektedir.
Kitapları dönemine göre eleştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Günümüz şartlarıyla değerlendirirsek insanı rahatız edebilecek bir durum. Fakat beni asıl rahatsız eden yerlerden bir tanesi de elli yedinci sayfanın son paragrafı ile elli sekizinci sayfanın ikinci paragrafının birbirine tezat olması.
Elli yedinci sayfada bu yeni yetişen ve daha kadın ruhuna sahip olmayan bu çocuğa karşı kardeşçe olmayan hislerinden bahsetmekte -bu hisleri ilerleyen sayfalarda da görmekteyiz- ama elli sekizinci sayfa kızın iyileşmesini istiyor, tenine yavaş yavaş renk gelmesinden büyük bir mutluluk duyuyor ve bunun sebebinin ise kardeşçe bir duygudan ibaret olduğundan bahsediyor. Dediğim gibi bence bu kısım kendi içerisinde çelişmekte. Buna rağmen kitabı beğendim. Kendisini daha bulamamış, ruhunu bir amaçla bağlayamadığı için kaybolmuş bu genç adamın karakter gelişimini Stefan Zweig gibi bir ustadan okumak beni mutlu etti.
Okuduğunuz için teşekkür ederim, eser hakkındaki görüşlerinizi belirtebilirsiniz.
Kitapla kalın.
Stefan Zweig