Daha önce yazarın Beyaz Diş romanını okumuştum. Bundan dolayı devamsal niteliği olan bu eseri de okumam icap etti. Aslında sıralama olarak Beyaz diş Vahşetin Çağrısı'nın devam kitabı. Ben önce Beyaz diş'i sonra bu eseri okudum. Ama okurken pek bir önemi yok bu sıralamanın. Sıralama olarak biri öbürünün devamı gibi, ancak kısır bir döngüyü okuyoruz. Yazarın kurt-köpek kahramanlara verdiği isimlerden de (Beyaz diş-Buck) anlaşılacağı gibi; Beyaz diş'in serüveninde vahşi yaşamın bağrından evcilliğe (uygarlığa) giden süreci; Vahşetin çağrısında ise bunun tam tersini, yani evcilliğin (uygarlığın) bağrından vahşi yaşama giden süreci görüyoruz. Beyaz diş adeta İbn-i Haldun'un bedevi ümrandan hadari ümrana geçişini (Mukaddime) anlatıyorken; vahşetin çağrısın da ise bunun tam tersi bir felsefe anlatılıyor.
Bu romanda ki köpek-kurt kahramanımızın adı Buck. Buck, Santa Clara vadisinde büyük bir evde yaşıyordu. Sahibinin adı yargıç Miller'di. Buck 4 yaşında bir köpekti ve Santa Clara'da ki o evde doğmuştu. Yani vahşi doğadan getirilip evcilleştirilmiş bir kurt-köpek değil, yıllar yıllar önce ataları evcilleştirilmiş bir kurt-köpekti.
Biliyorsunuz, Kuzey kutbunun ayak basılmamış topraklarında meşhur altın arama serüveninin başladığı bir dönem var. Oraya altın aramaya giden insanların da kızak çekecek güçlü köpeklere ihtiyacı var. Ve Buck'un yolu da, kızak köpeği arayan insanlar ile bir şekil de keşişiyor ve bulunduğu Uygar ortamdan koparılıp kuzey topraklarına, vahşi yaşamın bağırına sürükleniyor ve hikaye başlıyor
Aslında Beyaz diş ve vahşetin çağrısı, edebî roman olmanın çok ötesinde. Siyaset felsefesi alanında, ahlak felsefesi alanında, Psikanaliz alanında. Hatta günlük hayatımızın zorlukları veya işleyişi bakımından bile ele alıp faydalanalabileceğimiz, içinde bunlara dair bir çok alt metin barındıran iki büyük edebiyat şâheseri.
Buck ise, yönetmen koltuğunda Jack London'un oturduğu; kimi zaman İbn-i Haldun'un, kimi zaman Niccolo Machiavelli'nin, kimi zaman Platon'un, Sokrates'in, kimi zaman Sigmund Freud'un, kimi zaman da Karl Marx'ın anlatılarını canlandıran, onları bize anlatmaya çalışan bir aktör.
Buck'un vahşi yaşama adım attığı, yani kızak köpeği olarak göreve başladığı ilk zamanlar da yaşadığı bir olay. Her akşam bütün köpeklerin yemek istihkakları var. Ama kendilerine verilen bu istihkak yetmediği için birbirlerinin yemeklerini çalıyorlar. Tabii bizim Buck vahşi yaşama alışık olmadığı için böyle bir huyu yok, sadece yemeğinin çalındığıyla kalıyor. Aslında uygarlık hayatı boyunca çalmanın kötü bir şey olduğunu öğrendi. Ama burada çalmak zorunda, çalmaz ise açlıktan ölecek. Tam bu nokta da, bir iç hesaplaşma yaşıyor. Ahlak felsefesi ile ilgili bir iç hesaplaşma. Hatta Platon (Eflatun) 'un Devlet adlı eserinde, Sokrates'e muhalif meşhur sofist Thrasymakhos vardı. Sokrates erdem üzerine, adalet üzerine konuşurken çıkıp ne konuşuyorsum Sokrates, "Doğruluk dediğin şey güçlünün işine gelendir." demişti. İşte Buck, bu karmaşanın içinde kaybediyor bütün erdemini, iyi ve kötü anlayışını. Ve sonra oda çalmaya karar veriyor başka bir arkadaşının akşam yemeğini. "Sopa kimdeyse, kanun onun elindedir." s.13
"Buck'ın bu ilk hırsızlığı, onun acımasız Kuzey Toprakları ortamında hayatta kalabilecek bir köpek olduğunun işaretiydi. Yine bu hırsızlık, onun değişen koşullara kendini uydurma becerisini gösteriyordu ki böyle bir beceriden yoksun olmak, hızlı ve korkunç bir ölüm demekti. Ayrıca bu hırsızlık, hayatta kalmak için amansızca mücadele ederken anlamsızlaşan veya bu mücadeleye engel olmaya başlayan ahlaki değerlerinin bozulduğunu veya parçalandığını gösteriyordu. Güney Topraklarının sevgi ve paylaşım yasası altında yaşarken özel mülkiyete ve bireysel duyarlıklara saygi göstermek tamamdı da Kuzey Topraklarında, sopanın ve dişin yasası altında bu tür şeyleri önemseyenler enayi sayılırdı ve Buck bu değerlerini sürdürdükçe başarılı olamazdı. S.21"
Plato'nun Devlet adlı eserinde, yine başka bir Sokrates muhalifi "herşeyi yapmak fırsatını bulan kimse, haksızlık etmek istemez, başkalarının malına dokunmassa, bunun farkına varanlar ona enayi derler içlerinden. Haksızlık etmek fırsatını bulan herkes haksızlık eder. Doğruluksa, doğruya hiç bir kâr sağlamaz. Eğriliğin doğruluktan çok daha kârlı olduğuna inanmayan yoktur." Diye bir eşleştiri yapar Sokrates'e. Yukarıda gördüğümüz gibi Buck bu şartlarda içindeki bütün erdeme rağmen Niccolo Machiavelli 'nin felsefesinin bir aktörü olarak bulur kendini.
"Gerçek yaşamla, düşlenen yaşam birbirinden o kadar uzaktır ki olanı bırakıp olması gerekenin arkasından giden kişi elindekinden de olur."
Buck'un kızak köpeği olarak hayatını sürdürdüğü dönemler de ise Karl Marx'ın işçi hakları üzerine yazdığı anlatılara aktörlük yaptığını görüyoruz. Köpeklerin bir biri ile olan güç mücadeleleri, istihkaklarının ve dinlenme sürelerinin azlığı ile ilgili sorunlar; ve sonrasında bu sorunlardan ötürü başlayan ahlâki değerlerin değişimi ve suç oranınıda ki artışı izliyoruz.
"Buck'in Dyea Sahili'ndeki ilk günü kabus gibiydi. Geçen her saat, sarsıcı, dehşete düşürücü şeylerle doluydu. Uygarlığın kalbinden birdenbire ve şiddetle çekilip alınarak ilkel dünyanın ortasına fırlatılıp atılmıştı. Aylaklık etmek, haylazlık yapmak ve sıkılmaktan başka hiçbir şey yapmadığı, tembel ve güneşli bir hayat değildi bu. Burada ne huzur, ne rahat, ne de bir an olsun güven vardı. Sürekli bir kargaşa, bir hareket oluyordu ve hayatı, her an tehlikedeydi. Sürekli uyanık olmak şarttı çünkü buradaki köpekler ve insanlar, şehir köpeği ve insanı değillerdi. Yabaniydiler; sopanın ve dişin yasasından başka yasa tanımayan vahşilerdi." s.15
İbn-i Haldun, devletin kökeni ile ilgili yazılarında toplum ile devleti ayrı ayrı varlıklar olarak ele alır. Toplum insanların doğa ile mücadelelerinde birbirlerine ihtiyaç duymalarından dolayı bir araya gelmelerinden oluşurken, devlet ise insanı hemcinslerinin saldırıları ve zulmünden korumak için oluşturulan bir şeydir. Yani insanlar hemcinslerinin tacizinden korunabilmek için bir yasakçıya ihtiyaç duyar ve onun otoritesine boyun eğerler der. İbn-i Haldun; felsefesini insan yapmamalı üzerine değil, insan yapar üzerine kurmuştur. İnsan şöyle olmalı, insan böyle olmalı derken bir çok düşünür, İbn-i Haldun çıkıp insan birisini kıskanmamalı, ama insan birini kıskanır, insan güçlü olunca değişmemeli, ama insan güçlü olunca değişir der. Yani düzeni yapmamalı üzerine değil yapar (yapma olasılığı daha yüksek) üzerine kurar. Buck, vahşi hayatının ilk dönemlerinde; muhteşem bir aktörlük yapar İbn-i Haldun'un bu felsefesine.
Ve romanın sonlarına doğru, Buck iyice alışır vahşi hayata. Ama bir şeyler eksiktir. İçinde bir yerler de onu çağıran bir şeyler vardır. Aradığı şey, bulduğun da mutlu olacağı ve huzura kavuşacağını düşündüğü, içinde ki o koca boşluğu dolduracak bir şeydir. İnsanoğlunun içinde ki kocaman boşluğun sebebi de budur işte. Ünlü psikanalist Sigmund Freud,
"Özgürlük insanlara medeniyetin bir armağanı değildir. Hiç medeniyet yokken insanoğlu çok daha özgürdü" Buydu aradığı Buck'un. Evet özgürlük, tam anlamı ile özgür olacağı o ilkel dönemlerinden kalma içgüdülerinin sürekli ona hatırlattığı şeydir o eksiklik. Aslında bu Anarşizm. Ve Buck daha mutlu olacaktır. Çünkü aslına dönecektir. Ataları vahşi hayattan koparılıp zorla evcilleştirilmiş bir kurttur o. Aslına dönmüştür ve mutludur artık. Ve romanın sonunda türünün düşmanı insanî yenmiştir. Yerle bir etmiştir onu. Onların kurallarını, yasalarını ezip geçmiştir. Ama sonrasın da gelen Beyaz dişin serüveninde bu da yıkılmıştır. Ve iş yine dönüp dolaşıp, İbn-i Haldun'un yukarıda yazdığım devlet ve toplum üzerine verdiği tanımlamaya döner.
"Toplum ile devlet ayrı ayrı varlıklardır. Toplum insanların doğa ile mücadelelerinde birbirlerine ihtiyaç duymalarından dolayı bir araya gelmelerinden oluşurken, devlet ise insanı hemcinslerinin saldırıları ve zulmünden korumak için oluşturulan bir şeydir. Yani insanlar hemcinslerinin tacizinden korunabilmek için bir yasakçıya ihtiyaç duyar ve onun otoritesine boyun eğerler."
Ve elbette ki bütün bunlar benim kendi şahsi yorum ve çıkarımlarım. Jack London'un kendi fikrine gelecek olursak, bence tamamen o dönem çok popüler olan evrim ve evrim psikolojisinden etkilendiği için kaleme aldığı bir eser. O etkinin altında; bize bir kurt üzerinden evrim ve evrim psikolojisini teşbih yapmış.
Herkese iyi okumalar…