GEOMETRİNİN KÖKENİ ( Jacques Derrida'nın 1962 ÖNSÖZÜYLE) - Edmund Husserl - 1936/1939
Eğer bi önsözün kendisi, ağır "Fenomenoloji" içeren kısa da olsa iddialı bir metnin "Yapı-Söküm" gibi çok daha iddialı bir yaklaşımla açımlamasıysa; 200 sayfalık bir kitabın ilk 168 sayfasını tabi ki çok tehlikeli bir şekilde doldurur. Adeta bir mayın tarlasında yürüyormuş gibi ağır ağır kelimeler arasında dikkatlice gezinirken bu okuma her an- en ufak bir dikkatsizlikte atlanılan tek bir sözcük, dipnot rakamıyla hatta yazarın kendi kullandığı anlamdan başka bir anlamda bir sözcüğü alıvermekle bile - sizi hiçliğe sürükleyebilir. Öyle ki değil bir cümlenin, paragrafın falan başı, sayfalar öncesine dönmek gerekebilir. Seksenlerde video oyunlarına haşır neşir olanlar bilir, tek bir hata da saatlerce sürmüş bir ilerleme hiç olur ve oyuna en başına olmasa da o seviyenin en başına dönüverirdiniz. Fakat burada Derrida'nın ustalığı işte; felsefenin, dışarıdaki tüm bu işlemcili alet edevattan başka insanın kafasının içerisinde de devasa bir işlemcisi olduğunu hatırlatması olayını sırf kalemiyle sağlayabilmesi...
Ali Nesin'in Matematik köyü özgün kitaplarından; eğitim eksikliğinden dolayı disiplinlerarası yabancılaşma temalı ''Matematik Belası'' Üzerine'de de bu eserden bahsediliyor şöyle ki meşhur post-yapısalcı filozof Derrida'nın bile ilk magnum eserinde geometriye değinmiş olması edebiyatla fenin birlikteliğinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Halbuki post-yapısallık gibi yeni bir akımın "çağın vebası yabancılaşmanın ürünüdür" şeklindeki ön-yargısı, akımın kendisinden de yaygın maalesef. Henri Bergson'un sanatsal sezgiciliğini bir yana koyarsak dilde kültürlerdeki gelenekten dolayı oluşan tortullaşmalar diyalektik metot içeren ampirik ilimlerle giderilebilirler. Matematiğin özellikle görselliğinden dolayı fenomenolojik alanda da sonsuz deneyim imkanı tanıyan dalı geometri, bu ilimler arasında baş adaydır. Metinlerin "yazıtlaşmasından" başka bir şey olmayan Dogmaların, tersine diyalektik ile "Yapı-Söküm"e uğratılmaları bu tortulaşmaların tarihselliklerinin incelenmesi bir yana altta yatan "arkhe" kavramlara ulaşmak, a priori hakikatlerin arkeolojisini yapmaktır ki sentetik kazı işlemi de ayrı bir sonsuzluktur. Daha net söylemek gerekirse; Felsefe ile Matematik sonsuz bir sarmalın iki kolu gibi birbirlerini üretiyor, ilerletiyor ve süreklilik kazanıp Husserl'in değimiyle "Zaman Aşırı" olup İdeleşiyor, kavramlar yaratıp ya da keşfedip onları İdeleştiriyorlar. "Yaşayan Şimdi"nin mutlak bir mucizesi olarak kuramsal ama sentetik iki olgu, a priorilere ulaştırıyor ve bu a prioriler arasında gerili duran ideler kendilerini içkin olarak da aşkın olarak da somutlaştırıyorlar. Duraklama gibi gözükse de Eski Yunan'ın Geometride sonsuzluğu keşfetmesi ile modernitenin bu sonsuzluğun sonsuz yerde kullanımının keşfine kadar ki zaman aslında insanlığın zihnindeki çok uzun vadeli bir genişlemesine ait olmalı. Binaenaleyh, iki uzak yer arasındaki bir hattın iki boyutsuz nokta arasındaki tek boyutlu bir doğruya dönüştürülmesi ne kadar mucizeviyse, bunu ilk gerçekleştirilmesinin kim tarafından ve nasıl olduğu da zamanın kumları arasında o kadar bulanık. Öklit'in geometrisi gibi yazıya ilk döküldüğü anlardan haberdar olabiliyoruz ancak ve bu da bize işin bir başka "post-yapısalcı" bir boyutuna; dilin gerçek gücünün sözde değil yazıda olduğu bilincine götürüyor. Öyle ki "Söz uçar, yazı kalır!" gibi mamasum bir vecizeden "Metinden başka bir şey yoktur!" gibi apaçık tehlikeli bir kavrayışa uzanıyoruz. "Eidos" 'u "Logos" ile yakalamak da bir marifet ama asıl "Eidetik" unsur yazıdır, çünkü sözcükler anlamlarını sürekli ertelerler ve bu sonsuz erteleme ile -örneğin geometrideki üçgen, doğru, nokta vs gibi soyut ve "Zaman Aşırı" şekiller gibi - idelerin oluşturulması başarısına ancak asimptotik bir şekilde yaklaşılabilinir. Bu nice insan ömürleri kadar sürse de de facto ölümü bile aşan süreklilik elzemdir. Örneğin görsel ve yaşantının formlaşmış hali olduğu için oldukça fenomenolojik bir disiplin olan Mimarlık da antikiteden beri geometri için gayet ideleştirici hatta onun kökenini oluşturan unsurdur diyebiliriz ama yazı yoksa apodiktik bir ideleşme asla gerçekleşemez. En azından tarihsellik kaybolur ve bir sonraki mucizevi kavuşmayı çağlar boyunca elden bi şey gelemediğinden kendiliğinden oluşması için bekleriz. Ey "Logos"! Bu bir ideyi elimizden kaçırmak değildir de nedir?
"Logos her zaman Telos (nihai amaç) formuna sahip olduğu için aşkınlığı gerçek aşkınlık değil, bizzat aşkın öznelliğin gerçekleşmesi için ideal Kutup olacaktır." Tanrının ötesindeki bir Tanrıya ulaşmak gibi bir tek yönlü çabanın kısır döngüsünden başka bir işe de yaramayacaktır. Ancak "Metin" ile iki tür sonsuzluğun sarmalı (biri fenomenolojiyi kapsayan, diğeri yapı-sökümü kapsatan) birbirine kenetlenmiş şekilde oluşturulur ve tam randımanlı bir sonsuzluğa "Zaman Aşırı" sarkma böylelikle gerçekleşebilir.