Her ne kadar pek yeni bir kitap olmasa da son zamanlarda gözle görülür biçimde popüler hale gelen bir kitap olarak dikkatimi çekti Rezonans Kanunu. Daha önceden okumuş olduğum “çekim yasası”, “olumlu düşünme”, “düşüncenin gücü” gibi temalara odaklanan kitapların yüzeysel bir özeti gibi buldum.
Kitabın ana fikri “benzer benzeri çeker” düşüncesinden hareketle, kişinin düşünce kalıbını olumlamalar üzerinde temellendirmesi üzerine. “İyi düşün iyi olsun” sözünün bir başka versiyonu.
- %100 Düşünce Gücü’nde "İnsan kendisiyle ilgili inandığı, güvenle beklediği şeyleri mutlaka yaşayacaktır." diyen Jack Ensign Addington,
- Kitapların ve filmlerin terapi yönünü ele aldığı kitabı Don Kişot Efekti’nde "Bilinmelidir ki, olumlu duygu ile öğrenme arasında hep bir sinerji vardır. Mutluluk, yetenek ve becerilerin daha çabuk gelişmesini sağlar." diyen A. Kerem Kaban,
- Çekim yasasını Mucizeleri Beklemek adlı kitabında anlatan Joe Vitale (ki Rezonans Kanunu’nu beğenmeyen okurlara, bu kitaba bir şans vermelerini öneririm)
bir takım nüans farklılıklarını dikkate almazsak benzer içeriklere yer vermiş.
Hattâ "Kuantum olumlama gibi birtakım boş uğraşlarla ne aklınızı meşgul edin ne de vaktinizi harcayın.” diyen Mustafa Kaya bile Su Kanunu adlı kitabında aslında benzer konulara yer vermiş.
Rezonans Kanunu ile ilgili yapılan değerlendirmelerde ya kitaba ederinden çok daha fazla anlam yükleyen ya da bir çöp muamelesi yapan yorumlara rastladım. Ben bu konuda her iki tarafın arasında, daha ortada bir noktadayım.
Kitap temel içeriği itibariyle teori ve uygulama olmak üzere iki bölümden oluşmuş. Teori bölümü ilk başlarda okurun ilgisini çekmeyi gerçekten başarıyor. Ancak daha sonraki kısımlarda, okur, gereksiz tekrarlar ve inandırıcılığını önemli ölçüde yitirip daha çok ticari kaygıyla kaleme alındığı hissi veren satırlarla karşılaşıyor. Yazarın, teori ve savlarını desteklemek için içeriğe serpiştirmiş olduğu ve tavuk suyuna çorba hikayelerini anımsatan mektuplar da yeterince inandırıcı değil.
Kitapta yer verilen bilimsel referanslar çeşitlilik, orijinallik rasyonellik açısından yeterli değil. (Bir akademisyen tarafından, bu kitaba dair bilimsellik açısından yapılmış daha kapsamlı bir eleştiriyi şu linkten okuyabilirsiniz: fokusplus.com/odak/rezonans-k...)
DNA’nın düşünce gücüyle değişmesi, felçli bir hastanın iyileşmesi, çürük bir dişin iyileşmesi gibi aklın kabullenmekte zorlanacağı örneklere kitapta sıkça rastlanmakta. İnsanın yaşadığı duygusal ve ruhsal değişimlerin DNA’da şekilsel olarak daralma veya gevşemelere neden olabileceğini kabullenebilirim ancak DNA’da yapısal değişikliğe yol açıp hastalığı veya bir başka özelliği ortadan kaldıracağına inanmam pek mümkün değil.
Yazar -kitapta yer almayan- şu örneklere yer verseydi kabul edilebilirlik daha yüksek olabilirdi:
• Pandemi döneminde, hastanın yaşından bağımsız olarak, COVID-19 nedeniyle yoğun bakımda hayatını kaybeden insanların bağışıklık sistemini çökerten faktörler artasında “yalnız kalmışlık” ve “izole edilmişlik” duygusu da oldukça etkili.
• İş ve öğrenim ortamında mobbing ve her türlü şiddet, kişinin yaratıcılığına ket vuruyor ve ruh sağlığını olumsuz yönde etkiliyor.
• Öz eleştirinin, oto kontrolün, eleştirel düşüncenin kurumsallaşabildiği organizasyonlar daha uzun ömürlü ve sağlıklı oluyor.
Hani “dua ettim, duam kabul oldu ve bir mucize gerçekleşti” deseydi onun bile en azından bir kabul edilebilirliği olabilirdi. Ancak konuya böyle yaklaşsanız bile, sadece sözlü duanın yeterli olmayacağı, Yaratıcı ve kader inancı olan bir kişinin, istediği sonuca hizmet edecek bir gayret göstermek yoluyla yapacağı fiili duanın da çok önemli ve belirleyici olduğu bir durum söz konusu.
“Sarf ettiğimiz sözler duygu ve düşüncelerimizi, düşüncelerimiz eylemlerimizi, eylemlerimiz geleceğimizi şekillendirir. Bu sarmala ne kadar olumlu ve güzel girdiler katarsak, sonuçlar o kadar lehimize olur” şeklinde özetlenebilecek “çekim yasası” tanımı bile aslında bu kitapta mükerrer olarak işlenen iddialardan daha gerçekçi. Üstelik yazarın iddialarının çoğunun temelini “çekim yasası”ndan alıyor olmasına rağmen.
Kitap içeriği, insanın bir süper kahraman gibi dış olayları yönlendirebileceği iddiası yerine, kendi alışkanlıklarını, düşünce ve inanç kalıplarını olumlamalar (afirmasyonlar) aracılığıyla yenilemesi yönünde kurgulansaydı daha rasyonel ve tutarlı olabilirdi.
Elbette ki olumlu düşünme insanın düşünsel potansiyelini artırabilir, fizyolojik olarak kendini daha sağlıklı, ruhsal olarak daha dingin ve dirençli hissetmesini sağlayabilir ama “istersen dağları bile devirebilirsin” gazıyla insanları olur olmaz mecralara sevk etmek, insana evren, doğa ve çevresel koşullar karşısında -ve hatta eğer inanıyorsanız Yaratıcı veya kader karşısında da- sahip olduğundan daha büyük bir kudret ve inisiyatif atfetmek aslında hayal kırıklığına davetiye çıkartmaktan pek farklı değil. Kitap bu yönüyle, başlangıçta okurun ağzına bir parmak bal çalan ancak genellikle sonraları okuru hayal kırıklığı ile baş başa bırakan klişe kişisel gelişim kitaplarının ötesine pek geçemiyor.
“İstediğiniz her şey ama her şey, herhangi bir etik sınırlama da olmamak üzere, doğru biçimde isterseniz (ki bu gene aynı yazarın bir başka kitabının konusu) gerçekleşebilir” diye okuru yönlendirmek pek doğru değil. Kitap bu haliyle bile iyi ve kötü kalpli büyücüleri veya adeta Tanrılaştırılmış insanları rekabete sürüklediği izlenimini veriyor. Yazarın bu savından yola çıkarsak; dünyada fakirliğe, adaletsizliğe, soykırımlara maruz kalan insanların bu durumdan kurtulmayı ve daha iyi koşullarda yaşamayı yeterince istemediği veya bu duruma gönüllü olarak rıza gösterdiği gibi bir sonuca varabiliriz.
İzlediğimiz film, okuduğumuz kitap, dinlediğimiz haber veya müzik, aldığımız besinlerin kalitesi ve miktarı, uykumuzun kalitesi, tercihen veya zorunlu olarak bir parçası bulunduğumuz çevre. Bunların her birine uzun süreli veya yeterince maruz kalınması halinde, kişinin ruh halinde, duygusal durumunda, tepkisel ve bilinçli davranışlarında önemli değişiklikler yaşanması tabi ki mümkün; hatta gerçekleşme olasılığı yüksek bir ihtimal. Fakat koşullar oluşmadan, sadece “ben istersem her şey olur” avuntusuyla (bu arada, biz istedik diye her şey olmak zorunda mı?) sorumluluklarımızı nadasa bırakmak veya gerçeklikten uzak sloganlar yoluyla düşünsel bir zeminde geviş getirmek, yapıcı ve sonuç alıcı eylemlerden uzak kalmak kişiyi hayallerini gerçekleştirmek adına yarı yolda bırakır. James Allen’in dediği gibi:
“İnsanlar şartlarını düzeltmeye heveslidirler, ancak kendilerini düzeltmeye isteksizdirler; dolayısıyla, elleri kolları bağlı beklerler.” (Düşüncenin Gücü, sf. 23)
Ancak her şeye rağmen, Pierre Franckh’in bu kitabındaki “olumlu düşünme”nin faydalarına ve insanın düşüncelerinin olumlamalar süzgecinden geçirilerek daha yapıcı duygu ve davranış kalıplarının oluşturulabileceğine dikkat çekmek çabası önemli.
İnsanın duyu organlarının çevredeki var olan uyarıcıların ancak %5’ini algılayabildiği, farklı ruh hallerinin DNA’da yol açtığı şekilsel değişiklikler ve hepsinden önemlisi zamanın doğrusal yönde ilerlemediği, aslında bizim anladığımız anlamda bir zamanın gerçekte var olmadığı, geleceğin ise geçmiş üzerine hala etki edebildiği (bu kısmı kabullenmekte oldukça zorlansam da) gibi kısımlar kitapta en çok ilgimi ve dikkatimi çeken kısımlar oldu. (Zaman konusunda sıra dışı ve düşünce sınırlarını zorlayan seyirlik iki film önerebilirim: Lucy [2014] ve Arrival [2016])
Sonuç itibariyle “hayatımı değiştirdi” denebilecek türden bir kitap değil (Kaldı ki kişinin kendisi eylem, çaba ve sabrı olmadıkça hiçbir kitabın, hiçbir öğüdün hayat değiştireceğine inanmıyorum.) Ama olumlu düşünme ve olumlu davranış kalıpları oluşturma arayışı adına vakit kaybı olduğunu da söyleyemem.
Bâyezid-i Bistâmî’nin veciz şekilde ifade ettiği gibi:
“Hakikat (sadece) aramakla bulunmaz,Ama bulanlar arayanlardır (arayanlardan çıkar).”
Rezonans KanunuPierre Franckh · Elips Kitap · 201326bin okunma