Aslında bu yazıyı bir inceleme olarak değil, kişisel bir özet niteliğinde hazırladım; ancak anlatılan bazı kısımlarda katılmadığım noktalara eleştiriler eklediğim için bir tür inceleme olarak da değerlendirilebilir.
Osmanlı kimliğini inşa eden unsurların Türklük-İslamlık, Rumilik ve Farsilik çerçevesi içinde tartışılması:
1) Türklük ve İslâmlık: Ocak, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir Türk-İslam İmparatorluğu olduğu teziyle başlıyor ve bu görüşün, özellikle eski Türk tarihçileri - Fuad Köprülü, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osman Turan, Zeki Velidi Togan - tarafından kabul edildiğini belirtiyor (Listeye bak şampiyonlar ligi gibi). Bu tarihçiler, Osmanlı İmparatorluğu'nun çoklu yapısını bilseler bile imparatorluğun temel kimliğini bence haklı olarak Türk-İslam olarak tanımlarlar. Ancak bu bakış açısının yüzeysel olma ihtimali ve Osmanlı İmparatorluğu'ndaki İslam anlayışının yekpare olmadığı tartışmayı derinleştirme açısından düşünülebilir. Osmanlı İslâmı, yerel geleneklerle etkileşim içinde ve fetihlerle paralel olarak gelişmiş bir yapıdadır. Bu bağlamda, Osmanlı İslâmı'nın tek bir kimlikle tanımlanmasının yanlış olma ihtimali üzerinde durmak gerekir. Nitekim Ocak’a göre İslâm, Osmanlı'da sabit bir yapı değil, dinamik ve çok katmanlı bir olgu olarak değerlendirilmelidir.
2) Rumîlik: Rumîlik, Osmanlı İmparatorluğu'nun çoklu etnik ve kültürel yapısını ifade eden bir terimdir. Ocak, Osmanlı'yı Rumîlik kimliğiyle açıklayanların, imparatorluğun tek bir İslam kimliğiyle tanımlanamayacağını savunduklarını belirtir. Karen Barkey adlı yazarın vurguladığı gibi, İslâm Osmanlı’da sadece bir meşruiyet aracı olmamıştır, aynı zamanda devlet mantığına tabi bir kurum haline getirilmiştir. Bu konuda Salih Özbaran çalışmalarına sıklıkla yer verilir çünkü kendisi Osmanlı kimliğini "Rumilik" olarak tanımlar ve Osmanlı'nın Türklük ya da İslamlıkla sınırlandırılamayacağını savunur. Tabii Ocak, Özbaran'ın görüşlerine bazı noktalardan katılmadığını belirtse de kendisine hakkını teslim eder. Ayrıca Cemal Kafadar ‘ın konuya ilişkin benzer yorumlarının da farkında olmak gerektiğini söyler.
3) Farsilik: Bu, daha önce hiç üzerinde düşünmediğim bir kimlik tanımlamasıydı ve okudukça kendi içinde mantıklı gelmeye başladı. Gerçekten, Osmanlı sultanlarının kullandıkları unvanlar ve Fars kültürünün Osmanlı devlet geleneği üzerindeki etkisi göz ardı edilemez. Ocak, Osmanlı’nın Sasaniler’den miras aldığı bazı unvanlar ve devlet geleneklerini örnek göstererek, Osmanlı sultanlarının kendilerini Şahnâme ‘deki kahramanlarla özdeşleştirdiğini ifade eder. Osmanlı siyaset geleneğinde güçlü bir Fars etkisi olduğuna dikkat çeker. Bu etkiler sadece dilde değil, aynı zamanda devlet yapısında da belirgindir. Ocak, Osmanlı’nın sadece Türk-İslam geleneği ile değil, aynı zamanda Fars kültürü ve Sasani devlet yapısıyla da derinden etkilendiğini vurgular.
-
Fatih Sultan Mehmed ve Kanuni Sultan Süleyman gibi Osmanlı sultanlarının kullandıkları Kayser-i Rum unvanı, sadece kültürel bir kimlik aidiyeti değil, aynı zamanda siyasi bir mesaj içerir. Osmanlı sultanları, bu unvanı kullanarak evrensel bir imparatorluk iddiasında bulunmuşlardır. Bu, hem coğrafi hem de kültürel bir devamlılık göstergesi olduğu gibi, siyasi bir güç sembolüdür. Hakan, Burhanu 'l-Havakin (hakanların delili) ve Sultanü’s-selatîn gibi unvanlar, sultanların Orta Asya Türk devlet geleneğine olan bağlılığını gösterir. Bunun yanı sıra, Yıldırım Bayezid'in Sultan-ı İklim-i Rum unvanı, Osmanlı'nın Roma mirasına sahip çıktığını ve Fatih Sultan Mehmed ile birlikte bu mirasın dünya imparatorluğu iddiası haline geldiğini ortaya koyar.
Somut bir örnek olarak, İbn Arabi'nin, Selçuklu topraklarında yaşayan Hristiyan ve Yahudilerin aşırı serbest bir yaşam tarzı sürdürdüğünü ve Müslümanlarla çok rahat bir ilişki içinde olduklarını belirtmesi önemli bir detaydır, hatta bu pasajı birazdan direkt alıntılamak istiyorum. Bu, Osmanlı İmparatorluğu'nun çok kültürlü yapısının köklerinin Selçuklu dönemine dayandığını gösterir. Bu sebeple Ocak, Osmanlı'nın Rumîlik geleneğinin temellerinin Rum Selçukluları zamanında atıldığını söylerken haksız sayılmaz. Yani Osmanlı, Selçukluların mirasını devralmış ve bu miras, imparatorluğun kültürel kimliğinin önemli bir parçası haline gelmiştir. "İbn Arabi, Rum Selçuklu topraklarında yaşayan Hıristiyan ve Yahudilerin aşırı serbest bir hayat yaşadıklarını, mesela kiliselerinde çan çaldıklarını, Müslümanlarla tekellüfsüz ticari, toplumsal ve kültürel ilişkiler kurduklarını, onlar gibi giyinip ata bindiklerini ve silah taşıdıklarını belirterek Müslüman bir ülkeye bunun yakışmadığını bildiriyor ve sultandan bu gibi durumlara engel olmasını istiyordu." (Sayfa 75)
-
Sasani İmparatorluğu'ndaki yönetim anlayışına göre, din ve devlet "iki kardeş" olarak kabul ediliyor, bu da dinin siyasette etkin bir araç olarak kullanılmasına meşruiyet sağlıyordu. Bu anlayış, Sasani, Mısır, Mezopotamya ve Roma gibi eski imparatorluklarda da geçerliydi. İslâm dünyasına bu yönetim anlayışını taşıyan Abbasi İmparatorluğu, Maverdi'nin formülasyonuyla Sasani düşüncesini devam ettirdi. Osmanlı İmparatorluğu da bu siyasallaşmış din teorisini devralmış ve kendi yönetiminde uygulamıştır. Nitekim, Osmanlı sultanlarının bir unvanı olan padişah-ı din-penah (dinin sığınağı olan padişah), Osmanlı siyasetinde dinin meşruiyet aracı olarak kullanımını açıkça gösterir. "Tarihin hiçbir devrinde hiçbir devletinde ne siyaset dinden elini çekmiş ne de din siyasetle dirsek temasını terk etmiştir. Tarihe yön veren dört ana dinamiğin, coğrafya, ekonomi, siyaset ve din olduğunu, olayları analiz ederken daima hatırda tutmakta yarar vardır." (Sayfa 90)
Bu bağlamda Ocak, İslâm'ın Osmanlı'da üç ana işlevi olduğunu formülasyonunu şu şekilde yapar:
1. İslâm, padişahların karizmasını ve meşruiyetini inşa eder. Osmanlı sultanlarının yaptırdığı camiler, medreseler, tekkeler gibi yapılar, sadece dindarlıklarının bir göstergesi değil, aynı zamanda padişahların mutlak itaat edilmesi gereken dini otoriteler olduğunu simgeler.
2. İslâm, padişahların fetihçi politikalarına "i'la-yı kelimetullah" ve "cihad/gaza" ideolojileri vasıtasıyla geniş bir meşruiyet alanı sağlar. Özellikle Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail arasındaki mücadelede, dinin bir gerekçe olarak kullanıldığı ancak her iki tarafın da asıl hedefinin dünya çapında bir imparatorluk kurmak olduğu unutulmamalıdır.
3. İslâm, Osmanlı yönetiminde muhalif hareketleri bastırmak için güçlü bir araçtır. Zendeka (dinsizlik) veya ilhad (sapıklık) gibi suçlamalar, muhalefeti ortadan kaldırmak için kullanıldı.
-
Osmanlı sultanlarının egemenlik anlayışı, Gök Tanrı tarafından kutsanan Türk kağanlık geleneğinin İslamileştirilmiş bir biçimi olarak da karşımıza çıkabilir. Bu gelenek, Sasani İmparatorluğu'ndan devralınan ilahi hükümdarlık anlayışı ve İstanbul'un fethi ile Bizans'tan miras alınan Roma imparatorluk geleneği ile harmanlanmıştır. Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman gibi güçlü Osmanlı sultanlarının egemenliklerinin bu üç ana kaynaktan geldiği belirtilir: Türk kağanlık statüsü, Sasani hükümdarlık anlayışı ve Doğu Roma imparatorluk geleneği.
Padişahların bazı unvanları:
1. Zıllullahi fi'l-' Arz, Zıllullahi fi'l-'Arazın (Allah'ın Yeryüzündeki Gölgesi)
2. El-Müeyyed min 'İndillah, el-Müeyyed mine's-Sema (Allah Tarafından Desteklenmiş)
3. Sahib-Kıran (Kutlu Zamanda Doğmuş Hükümdar)
4. Mehdi, Sahib-Zaman (Doğru Yola Götüren, Zamanın Sahibi)
5. Kutb-i Din, Kutb-i Saltanat (Dinde, Saltanatta Yegâne İlahi Güç Makamı)
-
https://1000kitap.com/yazar/madeline-c-zilfi-1 görüşlerine göre ulema, İslâm'ın yaşayan bedeni olarak tanımlanıyordu ve Osmanlı İmparatorluğu'nun uzun ömürlü olmasının önemli bir nedeni, ulemanın bu rolüydü. Zilfi, Osmanlı devletinde monarşinin değil, İslam’ın topluma düzen ve anlam verdiğini, ulemanın ise bu düzeni koruduğunu vurgulaması alışılmışın dışında bir yorumdur.
Ulema, dinî ve hukuki uzmanlardan oluşuyordu. Bunlar arasında müderrisler, kadılar, müftüler ve en üstte şeyhülislam bulunuyordu. Osmanlı uleması, Hanefi mezhebi doğrultusunda eğitim veren ve devlet işlerinde rol alan bir sınıftı. Ancak bu sınıf içinde farklı eğilimler mevcuttu; samimi dindarlar, lüks düşkünü kişiler ve hatta gizli ateistler bulunabiliyordu.
1940'lardan itibaren Fuad Köprülü, Halil İnalcık ve diğer tarihçiler, Osmanlı hukukunun şer'i hukuktan ziyade örfi hukuka dayandığını savunmuşlardır. 1980'lerden itibarense bu görüşün değiştiği görülmüştür. Osmanlı hukuk sisteminde şer'i ve örfi diye bir ayrım olmadığı, aksine birbirini tamamlayan iki öğesi olduğu tezi ileri sürülmüştür. Nitekim Ocak, 1940'lı yıllardaki tezin "Türkiye'de hâkim ideolojik ve siyasal ortamı içinde, yeni laik hukukun aslında Osmanlı döneminde mevcut tarihsel zemine dayandığını göstermek üzere ileri sürüldüğünü" (Sayfa 242) söylüyor.
Burada bir paragraf paylaştıktan sonra kendi itirazımı çok farklı ve kitapla alakasız bir yerden dile getireceğim. "İslam hukukçularına göre gerçekte Osmanlılarda örfi kararlar, çözüm bekleyen konularda şeriatın bir kural koymadığı durumlarda devreye giriyor ve bağımsız bir hukuk statüsü yaratmakla beraber şeriatla bir arada bulunuyordu. Yani padişahın yetkisine dayanarak vaz'ettiği kanunlar şeriata karşı değil, şeriatın alanına girmeyen, onun kapsamadığı hususlarda tatbik olunuyordu. ... Çünkü fetva kurumu bazen yeterli olmuyordu. Bu sebeple özellikle Fatih Mehmed'in örfe dair kanunnamesi duruma açıklık getirdi ve sultanın örfi kararlar alma yetkisi olduğu görüşü pekiştirildi" (Sayfa 244). Sonuç olarak, nispeten günlük hayat bakımından bile bugüne kıyasla daha basit bir yaşam sürülen dönemlerde eğer şeriat yeterli olmuyorsa, bugün çok daha kompleks ve girift bir dünyanın içerisinde İslâm'ın evrenselliği hangi cüretle iddia edilebilir?
-
13. yüzyılın başlarında Anadolu, Moğol istilasıyla birlikte bazı göçlere sahne oldu. Bu dönemde Anadolu'ya akan Türkmenler arasında, Melamet ruhunun Türkmen zihnine uyarlanmış, şeriat kurallarına daha esnek yaklaşan Vefailik, Haydarilik ve Kalenderilik gibi akımlar güç kazandı. Aynı zamanda, Moğol istilasından kaçan bürokratlar, alimler, edipler, sanatkârlar ve sufi liderler Selçuklu topraklarına sığındılar. Bu isimlerden biri de, İspanya'da Reconquista’nın yarattığı korku ve endişeleri bizzat yaşamış olan İbn Arabi’ydi. Onun Anadolu’ya gelişinin altında, Mısır ve Suriye'de kendisine yöneltilen şiddetli karşıtlık yatıyordu. Bu bölgelerde, fakihlerin etkisiyle halk arasında İbn Arabi'ye kafir damgası vurulmuştu. Arap dünyasında onun fikirlerine karşı gelişen bu hoşgörüsüzlük, İbn Arabi’yi daha müsamahakâr olan Türklerin yaşadığı Selçuklu topraklarına yöneltti. Selçuklu topraklarında kabul gören bu İbn Arabi geleneği, Osmanlılar tarafından da benimsenerek devam etti. Osmanlı Sultanı Orhan Gazi, 1331 yılında İznik’te açtığı medreseye, İbn Arabi’nin düşüncelerini yayacak olan Davud-i Kayseri’yi müderris olarak tayin etti. Bu adım, İbn Arabi'nin vahdet-i vücut anlayışının Osmanlı eğitim sistemine resmen girmesini sağladı. Davud-i Kayseri, yazdığı Fusus Şerhi ile İbn Arabi'nin tasavvuf dünyasındaki etkisini artırırken, yetiştirdiği öğrencilerle de Osmanlı medrese ve tekke geleneğine İbn Arabi düşüncesinin damgasını vurdu. Böylece, Osmanlı’nın entelektüel ve bürokratik dünyası, yüzyıllar boyunca farkında olarak ya da olmayarak, Ekberi düşüncenin etkisi altında şekillendi. Osmanlı Devleti, Mevlana ve Mevlevilik'e duyduğu derin saygıya rağmen, Mevlana üzerine bir siyaset inşa etmedi; ancak İbn Arabi'nin düşünceleri, bizzat Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde devlet siyaseti haline geldi. Bu sultanların inisiyatifleriyle, İbn Arabi’nin tasavvufi yorumları resmiyet kazandı ve Osmanlı devlet yönetiminde İbn Arabicilik hâkim oldu. İbn Arabi’nin vahdet-i vücut anlayışı, Osmanlı uleması, sufileri, bürokratları, şairleri ve edipleri arasında derin bir etki yaratarak, imparatorluğun entelektüel dokusunu asırlarca belirleyen temel düşünce haline geldi.
Şimdi, bütün bu hikâyeyi anlatmamın yine belirli bir sebebi var aslında. Öncelikle göstereceğim sebebi bir cümle ile alıntılamak istiyorum. “Osmanlı medrese ve tekke geleneğine İbn Arabici düşüncenin damgası … ki koca bir imparatorluğun BİLİMSEL ve tasavvufi düşüncesine yön vermesi” (Sayfa 289). Buradaki bilimsel söylemi kitapta sık sık karşıma çıktı ve hiçbir açıklama yapılmadan bilimsel tabirinin, günümüz anlamını ihtiva edermiş gibi kullanılması bana pek mantıklı gelmedi. En basitinden örnek vermek gerekirse, İbn Kemal tarafından imzalanan bir fetvada onu eleştirenlerin sapkın olduğu ve onu yanlış anlayanların cezalandırılması gerektiği söylenir. Ona karşı gelmek, devlete karşı gelmek olduğu için cezalandırılması istenir. Böyle bir geleneğin içinde siz hangi bilimsellikten bahsedebilirsiniz? Bilimsellik teriminin güç bela kazandığı güncel anlamını kullanarak itiraz etmeye bile tenezzül etmeden, direkt kitaptan verdiğim örnekle aksini göstermiş olmanın yeterli olduğunu düşünüyorum. Hattâ Ocak, daha önce de belirttiğim üzere, Köprülü ve İnalcık'ın şer‘î-örfî ayrımına dair yaklaşımlarının ideolojik veya dönemin koşullarına bağlı yorumlar olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak, kendisinin de benzer bir hataya düşme olasılığını dikkate almış mıdır?
Son olarak, biraz gıybet molası. Hocanın adını çok defa izlediğim tarih programlarında duymuştum, okuduğum tarih kitaplarında atıflarına da rastlamıştım ama ilk defa okudum. Bu sebeple biraz hakkında neler yazılmış diye bakmak istedim, ekşiye girdim ve "Ahmet yaşar hoca son derece tarafsız bir yerden başlar söze. Sonra yavaşça sağa doğru kayar, kayar, kayar.." yorumuyla kahkahalar attım. Aynı vibe’ı vermedi desem yalan söylemiş olurum. :D Neyse, bunlar tabii işin espirisi… Kitabı okumak yerine bu uzun incelemeyi veya kendime hazırladığım bir özeti okuduğunuz için sizleri tebrik ederim. Bu incelemede emeği geçen yadigâr bilgisayarıma şükranlarımı, yer yer kullandığım yapay zekaya da teşekkürlerimi sunarım.