Destanda, yalnızca kahramanlıkların ya da efsanevi savaşların anlatılmaz aynı zamanda insanlığın en eski ve en acı verici catışmasına da sahne olur: kardeş katli. Tur’un Îreç’i öldürdüğü sahne, temelde babaya olan isyandır. Kardeşlik bağının parçalanır, kıskançlığın adaletin önüne geçer. Habil ve Kabil'den farkı, burada barış isteyen İreç'e Tur'un hiç acımamasıdır. Bu sahne, cinayetten ötesidir. Merhametsizlik de resmedilir.
Îreç, Şehnâme boyunca ışıkla donatılır. Babası Feridun’un gözdesidir; çünkü o güce değil, adalete yönelmiştir. Diğer kardeşleri gibi ülke paylaşımlarında hırsla hareket etmez. İran topraklarını alması, onun hükümdar olmaya en layık, en güvenilir ve erdemli olanı olduğunu gösterir. Ancak bu erdem, kardeşlerinin gözünde tehdit, hatta adaletsizlik gibi görünür. Tur ve Selm, Îreç’in yükselişini kendilerine gölge olarak algılar; onun ışığını karartmak isterler.
Îreç’in göğsüne yediği hançer, sadece fiziksel bir şiddet değildir. Bu sahnede Firdevsî, kinle dolu bir yüreğin nasıl körleştiğini, gururun insanı nasıl içinden çürüttüğünü anlatır. Îreç karşılık vermez; savaşmaz. Onun ölümü, direnişsiz bir teslimiyetin, hatta bir tür kutsal şehadetin ifadesidir. Ve belki de bu yüzden daha da acıtıcıdır: Îreç’in ölümünde anlık bir çığlık yoktur, bu yüzden sessizliği sonsuza kadar sürer.
Bu olay yalnızca bireysel bir trajedi değildir. Aynı zamanda, İran ve Turan arasındaki ezelî düşmanlığın tohumudur. Kardeşin kardeşe düşmesiyle başlayan bu çatışma, kuşaklar boyunca sürecek bir savaşın başlangıcıdır. Firdevsî burada yalnızca geçmişi değil, insan doğasının evrensel zaaflarını da anlatır: Kıskançlık, kibir, güç arzusu ve bunların doğurduğu yıkım.
Îreç’in ölümüyle birlikte, Şehnâme’de bir dönüm noktası yaşanır. Artık yalnızca kahramanlar değil, ilkeler de