Önce dünya evine girilen o kapı, sonra da çıkılan yine o kapı. Bakın iki kitabın da kapağına, biri girerken biri çıkarken dünya evinden. Aziz de böyle giriyordu ilk kitapta dünya evine. Tevhide'yi istemeye gidiyorlar ve alıyordu. İkinci kitapta ise o dünya evinde kendiyle cebelleşmeye devam ediyor ve çıkıyor oradan bir mühlet sonra.
Evlenmek kurtarır mı bizi kendimizden? Kurtarmaz. Yalnızlığımız, kendimiz, içimizde konuşup duran benlikler tüm hızıyla devam ettirir bizi. Çocuklarımız kurtarır mı bizi kendimizden? Kurtarmaz. Çocuklarımızla beraber yeni yalnızlıklar dünyaya getiririz. Yeni kendiler, yeni benlikler... Hepsi bir sıkışmışlıkla, arada kalmışlıkla bu yeryüzünde dönüp durur. Kendini aramakla görevli yeni zihinler, yeni ruhlar... Ama aslında insanlığın en eski gerçeği, en tanıdık, en bilindik çilemiz. Asırlarca kendini tekrar eden zihinler... Kendini arayacak. Ya da kaçacak kaçabildiği kadar dünyadaki oyuncaklara tutunarak. Öyle ya, her şey oyuncak; gök oyuncak, yer oyuncak, insanlar oyuncak... Evler, arabalar, para oyuncak. Bunlarla kim oynayacak? Zavallı insanoğlu insan işte.
KİTABIN İÇERİĞİ:
Bu kitapta Aziz ve Nuhu'nun arkadaşlığı, Aziz'in Tevhide ile olan zoraki evliliği, evlendikten sonra eşi Tevhide'yle olan çatışmaları, daha sonra da çocukları Adil ve Alev'le yaşadıklarını okuyoruz. Adil ve Alev'in zihnine de giriyor, anne babalarına karşı neler düşünüp hissettiklerini okuyoruz.
Kitapta en çok bahsedilen konulardan biri sahte/eğreti benliklerimiz. Hepimiz kendimizi değiştirerek, başkasıymışçasına bezeyerek örtüyor ve gizliyoruz. İşte bunlar bizim sahte benliklerimiz. Kendimize dönüp bakmıyoruz, aslında neyiz, aslında kimiz, sorgulamıyoruz ve yaşamın akışında dünya dertlerine kapılıp gidiyoruz. Doğduk, aman okul, aman eğitim, aman iş, aman eş, aman çocuk, aman çocukların okulu, aman eğitimi, aman işi, aman eşi, aman onların çocukları... Derken ışık kesiliyor birdenbire, her şey karanlığa bürünüyor. Giriyoruz o tabuta. Niye geldik, niye gidiyoruz, kendimizi aradık mı hiç? Yapıp ettiklerimizi yabancıladık mı? Aramak bunu gerektirir. İnsan olmak bir arayışı yüklenmektir.
Aziz de Nuhu da kendilerini aramaya, kendilerini uzaktan seyretmeye ve sahte benliklerinden arınmaya çalışarak ve kendi içlerinin en derinine bakarak hakikate ulaşmaya çalışan karakterler. Fakat Aziz, çok münzevi, kendi içine dönük, dünyaya ve insanlarla etkileşime kendini kapatmış birisiyken Nuhu bu derece soyutlanmayıp hayatın içinde yuvarlanmaya devam ediyor. Aziz, Nuhu'ya göre var olmaktan daha çok acı çekiyor.
Tevhide de sevilmek, kendisine değer verilmesini isteyen ve hayatla bağı daha güçlü bir kadın. Bu yüzden kocası Aziz onun için cehennem gibi. Onu anlamıyor, onun bu derece münzevi ve her şeyle ilgisiz olmasına büyük bir öfke duyuyor. Özellikle de çocuklarına olan ilgisizliğine dayanamıyor. Evinde sürekli ölmeyi beklercesine dünyayla ilgisini koparan ve kendine bakıp duran bir adam var sonuçta. Böyle eş olur mu? Nasıl katlanılır ki buna? En çok Tevhide'ye üzüldüm sanırım romanda.
Aziz'in kızı Alev ise babası gibi olmaya uğraşan, onu taklit eden fakat zamanla onun derdini benimseyen bir genç. Hayallerini gerçekleştirmek için adımlar atıyor, kendi yeteneklerinin üstünlüğüne inanıyor fakat diğer insanların onun önüne geçtiğini gördükçe başarısızlıkla boğuşuyor, tek derdi babasınınkine dönüşüyor. Bu dünyada ne yapılsa, ne kadar iyi yapılsa da sonunda bir şey çıkmayacak, ölüp gideceğiz. Önemli olan kendine dönmektir, kendini aramak ve hakikate ulaşmaya çalışmaktır. İşte Alev de bu yolun yolcusu olmaya heves ediyor.
Bu arada Kıyamet Emeklisi'nde genel olarak sıkça kullanılan bazı metaforlar var. Mesela zamk, ökse, mayi ve resim. Kendimce bunları açıklamak istedim. Yazar zamk ve ökseyi anlamı itibariyle de insanın bir şeylere tutunması, yapışması olarak kullanıyor ve genelde dünyada insanın hakikat olan ölümden uzaklaşmak için herhangi bir şeye bağlanması ve tutunmasından onun zamkı ya da öksesi olarak bahsediyor. Mayi ise sıvı demek ve genelde akışı belirtmek amacıyla kullanıyor, bazen gözyaşı için, bazen insanın içindeki akış halinden dem vurarak. Resim ise var olan her şeyin sabit görüntüsü anlamında genel bir ifade olarak kullanılıyor.
KİTABA ELEŞTİRİLERİM:
Bu kitabı da yine çok beğendim ancak bence birinci ciltteki anlatım biçimi bu kitaptakine göre çok daha etkileyiciydi. Bir de kitabın sonu beni pek tatmin etmedi. Ben Aziz'in tuttuğu yolun yolcusu olmadığımı fark ettim. Aziz'i çok içten anladığımı düşünüyorum ancak Aziz'in vardığı sonuçla benim vardığım sonuç farklı. Aziz, hakikati arama halinin dikenli tellerine kendini bırakırken ben bu arayışı sürdürsem de bir noktadan sonra inancın yorganına sarılıyorum. Aziz'de anlamadığım da bunu yapmaması. Onun tavrı bir dereceden sonra radikal Hristiyanlığın tavrına benzemeye başlıyor. İnsanın yaradılış özelliklerini görmezden geliyor. Kendimizi dünyadan tamamen soyutlamaya çalışmak kendimize zulmetmektir sadece. İnsan oluşumuzu reddetmektir. Evet, bir gün öleceğiz ama bu yüzden daha iyi yaşamalıyız, ölmenin bilincinde olsak da ölmeye yakın perişanlıkta değil. Ama kitapta buna dair bir fikir göremediğim için kitabı bu konuda eksik buluyor ve bu açıdan eleştiriyorum (Nuhu karakterinin tavrı Aziz'e göre daha makul ancak ben ondan da yeterli fikir beyanı duyamadım). Yine de kitabın sonuyla birlikte böyle bir çıkarım yapılması mümkün.
Velhasıl kitap yine çok çok güzeldi, hakikatlerle bezeliydi ve Şule Gürbüz yine öyle kendine has ve büyüleyici bir üslupla yazmış ki... Edebi hazzı doruklarında yaşadım resmen. Hele betimlemeleri öyle güzel, öyle ilginç ve yerindeydi ki... Ahmet Hamdi Tanpınar ve Şule Gürbüz betimleme konusunda iki büyük üstaddır artık benim için.
* Bilmeyenler için, incelememin başlığındaki "bent" kelimesi Farsçadan dilimize geçmiş ve bağ anlamına geliyor. Bu dünyadaysak bir şeylerle bağımız vardır ve var oldukça o bağı koparamayız. Koparmaya çalışmak intihar etmektir.
Bu kitapla birlikte Şule Gürbüz külliyatını da bitirmiş oldum. Bu yılın en büyük kazancı Şule Gürbüz'ü tanımak oldu benim için. Böyle iyi bir yazara dünyada kolay denk gelinmiyor. İyi ki tattım kalemini.