Ben Kemal,
“Masumiyet Müzesi” adlı romanın kahramanıyım. Her ne kadar o romanın yazarı ben olmasam da Pamuk’a o kitabı yazdıran benim başımdan geçen olaylar oldu. Pamuk’a başımdan geçen olayları anlatırken romanının, daha doğrusu benim romanımın giriş ve kapanış cümlelerinin benim istediğim şekilde olmasını özellikle belirttim.
“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.”
Bu hayatta çok az insan bu cümlenin ne anlama geldiğini bilebilir. Bir insana böyle bir cümleyi kurdurabilecek bir kadın, bir erkeğin hayatından yalnızca bir kez gelir geçer. Kimimiz öyle bir kadını ilk gördüğünde fark eder, kimimiz de varlığından habersiz bir şekilde bu dünyadan göçüp gideriz. Hayatımın en mutlu anını bana yaşatan Füsun isminde bir kadın oldu. Adının anlamı gibi bu kadın beni kendine öyle “büyü”ledi ki ömrümün sonuna kadar bu büyüyü bozan başka bir kadın olmadı. Benim yaşadığım olaylar çok eskide kalsa da böyle bir aşkı günümüzde başka birileri hala yaşıyor olabilir. Benim hikâyem belki başkalarına ilham olmuştur. Benim gibi hisli bir âşık hayalinde mutlaka her akşam onun evine hayalden de olsa misafir oluyordur, birlikte oturup TV izliyorlar, sohbet ediyorlar ya da kitap okuyorlardır. Belki o da hayalinde de olsa sevgilisinin eşyalarını o farkında olmadan topluyordur. Onun fotoğraflarını biriktirerek, onlara defalarca hayranlıkla bakarak mutlu oluyordur.
Hikâyemi anlattığım bu kitapta aslında sevgili okuyucu, senin de kimseye anlatamadığın ama anlatmak, herkesin bilmesini istediğin hikâyeni de anlattım. Sen ve ben aynıyız. Bu sadece benim değil, senin de öykün. Galip gibi sana vereceğim ipuçlarını takip edersen hikâyenin anlatılmamış izlerini burada bulacaksın.
Ben bu hikâyeyi Pamuk’a yazdırırken kendisi bana bu hikâyenin gerçek olamayacak kadar olağanüstü olduğunu, okurların buna inanıp inanmayacağı konusunda tereddüde düşeceğini konusunda beni uyardı. Bunu ben de biliyordum. Kitabı okuyan okurların hemen kitapta adı geçen kişileri özellikle beni internette aratacağını biliyordum. Füsun’un bir fotoğrafını görmek isteyeceklerini de biliyordum. Kitabı beğenmeyen okurlarımın bana inanmayacağını ben zaten en başından farkındaydım. Çünkü onlar aşka da inanmaz. Bana inanacak olanlar bir sevgiliyi kararlılıkla ve inatla yıllarca beklemiş okurlarım olacak. Bana ancak benim gibi sevmiş olanlar inanacak. Yaptıklarımı yargılamayan, “senin yerinde olsam ben de aynısını belki de fazlasını yapardım” diyenler olacak.
Hikâyemi okumuş olanlar burada yaşadıklarımı ve hislerimi bir kez daha hatırlayacak, bana dair anıları bir kez daha tazelenecek. Onlar için çok fazla bir şey vaat etmediğimi üzülerek söylüyorum. Hikâyemi okumamış olanlar belki burada yazdıklarımdan heyecanlanıp benim hikâyemi bir an önce okumak isteyecekler. Ancak bu okurlarımı uyarmak zorundayım. Burada anlatacaklarım ve belki laf arasında ağzımdan kaçıracağım bazı bilgiler okumaya dair merakınızı söndürebilir. Siz de benim gibi düşünüyorsanız sizinle kitabı bitirince görüşelim.
Ben Kemal,
Kimine göre şımarık bir zengin çocuğu, bir burjuva, kimine göre yoksul bir ülkede zengin bir ailede doğmak talihine kavuşmuş biri, kimilerine göre obsesif bir kişilik, kimilerine göre dispozofobiden muzdarip takıntılı biriyim. Benim için daha pek çok yakıştırmada bulunabilirsiniz. Beni her ne şekilde etiketlerseniz etiketleyin bunlar benim için önemli değil. Hayatımı Pamuk’un ağzında dinleyenler bana çok sinir olmuş olabilir, beni hiç affetmeyecek okurlarım da vardır illa ki, buna inanıyorum. Bir aşk bir kadın uğruna yaptığım şeyi kişilik bozukluğu anlamına gelen süslü bir kelimeyle geçiştirenler de olmuştur, olacaktır. Hikâyemi henüz okumayan okurlarım benim işlediğim suçun ne olduğunu merak ediyorlardır. Nişanlanmak üzereyken uzak bir akrabama âşık oldum ve onunla iki ay boyunca birlikte oldum. Merhamet Apartmanı’ndaki ilk sevişmemiz hayatımın en mutlu anıymış. Bunun hayatımın en mutlu anı olduğunu anlayabilseydim, asla kaçırmazdım o mutluluğu. O günkü kadar mutlu olduğum bir anı hiç hatırlamıyorum. Derin bir huzurla her yerimi saran o harika altın an belki birkaç saniye sürmüştü, ama mutluluk bana saatlerce, yıllarca gibi gelmişti. Yatakta uzanırken birbirimizin gözlerinin içine uzun uzun bakmıştık. O sırada ilahi bir gücüm olsaydı, o anı sonsuza dek dondurmak ister, zamanın akışını orada bitirmek isterdim. Zaman ve mekândan bağımsız bir boyuta geçmek ve o anı defalarca, tekrar tekrar yaşamak isterdim. Hem nişanlıma hem de ona haksızlık ettiğimi düşünüyorsanız bunda sonuna kadar haklısınız. Belki yeni kuşak evlenmeden önce biriyle birlikte olmayı o kadar çok yadırgamasa da o yıllarda böyle bir şey yapmak olacak iş değildi. Füsun’u tanıdıktan sonra benim için hayat tekrar başladı ama önceki hayatımın pişmanlıkları, hataları bir ömür boyu peşimi bırakmadı. Nişanlandığım gece Füsun beni terk etti. Bana hiçbir şey söylemeden bir anda beni terk etti. Belki beni neden terk ettiğini kendimin bulmasını istiyordu. Onu tekrar bulana kadar üzerinden epey bir zaman geçti. Onsuz geçen zamanda hayatımın geri kalanını sadece onunla geçirmek istediğimi anladım. Nişanı attım. Tek gayem onu bulmak ve onunla evlenmekti. Onu tekrar bulduğumda ise artık aramızdan 8 yıl boyunca hiç kalkmayacak bir engelle karşılaştım. 8 yıl Füsunsuzluğa mahkûm edilmiştim. Cezam tam 8 yıl boyunca haftada ortalama 4-5 kere Füsunlara gidip, ailesiyle yemek yiyip, çay ve rakı eşliğinde sohbet edip gece geç saatlere kadar televizyon izlemek ama Füsun’a dokunamamak, ona sarılamamak, kısaca onun olamamaktı. Her akşam gide gele ailesinin bir ferdi olmuştum. Her akşam hava karardığında özel şoförüm beni alır onlara götürürdü. Orası zamanla benim için gitgide kilidinin elimde olduğu bir hücreye dönüşmeye başlayacaktı. Sevgilimi her akşam görüyordum, onunla sıradan konuşmalar yapabiliyordum. Ama duygularımı hiçbir şekilde dile getiremiyor, her şeyi kendi içinde yaşıyordum. Tüm bu zaman boyunca benim için mutluluk her zaman ona yakın olmak demekti. Onunla fiziksel olarak aynı mekanı paylaşmak, aynı havayı solumak, bir sohbete birlikte dâhil olabilmekti.
Okurlarım kitabımın sadece Füsun’a aşkımın değil aynı zamanda İstanbul’un hikâyesi olduğunu da anlayacaklardır. 70’li ve 80’li yıllarda İstanbul yaşamını, insanların alışkanlıklarını, aile içi ve arkadaşlık ilişkilerini, gençlerin eğlence anlayışını, İstanbullu olmanın ne anlama geldiğini, sosyete yaşamını, Batılaşma sürecini, askeri darbeleri, siyasi havayı ve hayata dair daha pek çok şeyi anlattım roman boyunca. Bunu yapmak zorundaydım çünkü benim hikâyemi besleyen kaynaklar bir yandan da bunlardı.
Pamuk’a Füsunlara yaptığım ziyaretlerimi her ince ayrıntısına kadar anlatmıştım ancak bende gizli kalmış bazı duyguları sanki Füsun karşımdaymış gibi burada sizlerle paylaşmak istiyorum. Füsun, ailecek gittiğimiz akşam yemeklerinde yanımdaki sandalyeye oturduğunda çok mutlu olurdum. Bunu kasten mi yaptığını hiçbir zaman bilemezdim ama düşünmek de istemezdim. En beklenmedik anda hoş bir söz söylediğinde, gelecek zaman kipinde ikimizi içine alan bir cümle kurduğunda, arada çıktığımız gezilerde bilerek bana sokulduğunu hissettiğimde, gözlerinin içi gülerek beni kapıya kadar geçirdiğinde, bazen de zili çaldığımda içerinden koşarak kapıyı açmaya geldiğini gördüğümde ve beni uğurlarken gözlerinde yarın yine gel bakışını okuduğumda o kadar mutlu olurdum ki! Sana dair bir konuda fikrimi sorduğunda, sanki geleceğin konusunda söz sahibi olacak o kişinin ben olacağını hissettiğimde, hiç tahmin etmediğim bir zamanda beni düşündüğünü anladığım bir söz söylediğinde sadece ben değil ruhum da mutluluktan yerinde duramazdı. Sen konuşmanın akışına dalıp anlattıkça ben sana gizlice bakarken ve sen bunu şaşkınlıkla fark ettiğinde önce bir tebessümle sonra da meraklı bir bakışla “Ne oldu? Neye bakıyorsun?” dediğinde severdim seni. Çaresiz kaldığın bir durumda dudağını bebek gibi bükünce kaşların da düşerdi. O sırada yüzünde beliren masumiyet ifadesini de severdim. Gözlerinin içinde gördüğüm mutluluk ışığıyla bana baktığında içim erirdi. Hiç tahmin etmediğim bir anda ya da bakmaman gereken bir anda ve ortamda bana baktığını gördüğümde beni sevdiğine inanmak isterdim. Elinde çay tepsisiyle salona girdiğinde ilk bana baktığını gördüğümde içimi geleceğe dair büyük bir umut kaplardı. Bu alışkanlığımı 8 yıl boyunca tek bir kere bile aksatmadan sen her içeri girişinde tekrarladım. İkimize, geleceğimize dair söylediğin sözlere bazen güvenemez, asıl odaklanmam gereken şeyin beden dilin olduğuna karar verirdim. Sen fark etmeden, söylediğin bir sözle ya da yaptığın bir hareketle sana dair içimdeki umudu yeşerttiğinde en mutlu asıl o zaman olurdum. Ancak bazen Feridun’un elinden tutup ona canım dediğini duyduğumda seni acıyla kıskanırdım. O an ruhum önce bedenimi, sonra da bedenimin bir türlü terk edemediği o evi benden önce terk ederdi. Eve gidince sabahlara kadar ona canım demeni beni kıskandırmak için mi yoksa onu gerçekten önemsediğini göstermek için mi söylediğini kendi içimde hesabını yapardım. Aynı yatağı paylaştığın o adamın sana sarıldığını hayal ettiğimde içimi derin bir çaresizlik, acı ve kıskançlık kaplardı. Daha fazlasını düşünmek dahi istemezdim. Yıllarca evine gelip gidişlerimde canımın yandığını hiç fark etmediğini anladığımda bedenimin sol tarafından dairesel bir acı yayılırdı. Bazen sanki hiç orada olmadığını hissettiğimde, uzun süre konuşmadığında, sohbete katılmadığında, Feridun’a mı yoksa bana mı kızgın olduğunu bilememek çok üzerdi beni. Öyle anlarda nasıl davranacağımı hiç bilemezdim. Seninle hiçbir geleceğimin olmayacağına inandığımda derin bir boşluk ve anlamsızlık duygusuna kapılırdım. Tüm bunlara rağmen bir gün beni tekrar seveceğine, bana geri döneceğine yürekten inanırdım. Beni onca yıl kapına getiren işte bu umut oldu. Füsun’a hiçbir zaman sormaya cesaret edemediğim bir soruyu şimdi burada sormak istiyorum:
Füsun beni gerçekten sevdin mi?
Hikâyemi okumuş olanlar yorum kısmına cevaplarını yazarlarsa beni mutlu etmiş olurlar. Ben bu soruya kendi içimde bir cevap bulamadım ama belki dikkatli okurlar bunun cevabını anlattıklarımdan çıkarmış olabilirler. Aslında sana sormak istediğim o kadar çok soru vardı ki. Ama sen gidince bu sorular da ruhumun en derinine sensizlikle birlikte çöktü.
Füsun beni temelli olarak terk ettikten sonra en büyük teselliyi kimilerine göre ondan aşırdığım eşyalarda buldum. Sevgilime yaptığım her ziyarette onun evinden bir şeyleri gizlice cebime koymayı başardım ve ondan sonra bu eşyalarla ne yapmak gerektiğine karar verdim. Füsun’un hatıralarının geçtiği o evi satın aldım ve oraya taşındım. Orayı bir müze haline getirecektim. Bana fikir olması açısından dünya çapında 5273 müze gezdim. Müzelerde gördüklerim bana bir fikir verdi ve ben de kendi müzemi böylelikle oluşturmaya karar verdim. Kitabımı okuduktan sonra müzemin kapıları size açık olacaktır.
Müzemi ziyarete gelecek olanların uyması gereken kuralları kitabımda anlatmıştım. Öncelikle müzemin gezmek için değil, hissetmek ve yaşamak için oluşturulduğunu söylemek istiyorum. Ancak oraya koymadığım birkaç kuralı burada paylaşma ihtiyacı hissediyorum. Kitabımda giriş ücretinin kitabın kendisi olduğunu belirtmiştim. Ancak müzeye girecek olanlar çiftse ve el ele tutuşarak girmeleri koşuluyla kendilerinden ekstra bir ücret talep edilmeyecektir. Müzeme gerçekten birbirleri için doğru insan olduklarına inananların gelmesi beni çok mutlu edecektir. Bunun altını özellikle çizmek istiyorum. Birbirleriyle evlenme niyeti olmayan çiftleri müzemde görmek ise bana acı verecektir. İçeri giren çiftlerin ziyaret boyunca ellerini hiç bırakmamalarını ve konuşmamalarını istiyorum. Sadece duygularıyla konuşsunlar, bakışlarıyla anlaşsınlar. Görecekleri hiçbir eşya için lütfen yorum da yapmasınlar. O an kendilerini benim yerime koyup bütün bu eşyaları neden toplama gereği hissettiğimi anlamaya çalışsınlar. “Sevdiğim insandan ayrı kalsam acaba ben de aynısını yapar mıydım?” diye kendilerine samimi bir şekilde sorsunlar. Füsun’a olan aşkımın, yavaş yavaş onun bütün doğasına, onunla ilgili her şeye, onun bütün anılarına ve eşyalarına yayıldığını müzegezerler özellikle akıllarında tutsun lütfen. Bütün bu eşyalar takıntıyla sevdiğim ama “elde edemediğim” birisinden, küçük de olsa bir parça koparmanın mutluluğuydu benim için. Görecekleri şeyler bu aşkın en masum eşyaları ve görgü tanıklarıydı. Benim için bir aşkın kanıtı, Füsun’un bir parçasıydı. Her birinde bir anı ve bir yaşanmışlık gizliydi. Bizler eşyalar kadar hâkim değiliz bu dünyaya. Benden sonra Füsun’a olan aşkımı dile getirecek nesneler onlar olacak. Füsun’un elinin değmediği hiçbir eşyayı müzeme koymadım. Ondan gizlice koparabildiğim bir eşyayı cebime koyduğumda evden gidene kadar o eşyaya değil Füsun’a dokunduğumu hissederdim. Topladığım 4213 sigara izmaritlerini görünce bu adam deli mi demesinler, bilakis beni takdir etsinler istiyorum. Sigara izmaritlerinin sayısından ziyade Füsun’a olan aşkıma odaklansınlar. Kitabımda da belirttiğim gibi müzem İstanbul’da öpüşmek için bir yer bulamayan âşıklara sonsuza kadar açık olacaktır. Müzegezerlerin öpüşmeden oradan ayrılmalarını katiyen istemiyorum. 8 yıl boyunca birini inatla, ısrarla ve sabırla bekleyen, tek bir kere bile sarılamayan bir aşığın arzusuyla, isteğiyle ve kavuşma mutluluğuyla öpüşmelerini istiyorum. Öpüşürken zamanı unutmalarını, dudaklarının ölümsüz bir öpüşle birbirine kaynamasını istiyorum. Eskiden insanlar eşyalarıyla gömülmek isterlermiş. Burası sizin için bir müze benim için bir mezar olarak kalacak. Ben de buraya Füsun’a ait olan eşyalarla gömülmek istiyorum.
Sevgili okurlarım, Füsun benim hayatımın aşkıydı. Bu dünyada en çok onu sevdim. Füsun şimdi burada olsaydı ona söylemek isteyeceğim o kadar çok olurdu ki! Füsun iyi ki seni sevmişim, iyi ki seni tanımışım! Benim bu hayattaki en büyük şansım senmiş ama ben bunu sanırım seni kaybedince daha iyi anladım. Seninle yaşadığım hiçbir şeyden pişman değilim. Sana kavuşamamış olsam da, uzaktan da olsa ben seninle çok güzel bir hayat yaşadım. Bundan dolayı bunu herkese duyurmak için senden bir müze oluşturdum ve böyle bir kitabın yazılmasını istedim. Kitaptaki ve buradaki son sözüm şudur sevgili okurlar:
“Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.”