********************************
Çöpten ekmek alırken utanan bir çocuğun hayatını değiştirecek bir sistem icat edilmeden sunulan her şey boştur... (Arka Kapaktan)
********************************
ÖZELEŞTİRİ KÜLTÜRÜNÜN KAZANILMASI
Özeleştiri mekanizması ne yazık ki yaşadığımız coğrafyada çok benimsenmiş ve istifade edilmiş bir yaklaşım değil. Bu yöndeki çabalar ya marjinal kalmış ya da bu yönde çabalayanlar hep yadırganmış, dışlanmış.
Oysa; bireyin, toplumların, her türlü organizasyonun iç dünyasını kontrol etmesi, gelişmesi, hatalarından sıyrılması ve olgunlaşması için özeleştiri kültürünü kazanmak çok önemli.
Batı medeniyetini gereğinden fazla idealize etmek elbette ki doğru değil ama eğitimde, bilimde, teknolojide, sanatta, ekonomide, genel refah düzeyinde oldukça yukarılarda oldukları, eleştirel düşüncenin de bu başarılarında önemli bir yer tuttukları da ayrı bir gerçek.
Batı'nın, Doğu'dan ve dünyanın diğer coğrafyalarından devraldığı kültür mirasını gündeme getirmeyi ekseriyetle pek tercih etmediği, Rönesans ve sonrasında gerçekleştirdiği hamlelerin ve elde ettiği başarıların sanki Ortaçağ karanlığından -ki bu da bir başka tartışılabilir konudur (bkz. Aydınlık Çağlar [Matthew Gabriele & David M. Perry]) sonra birdenbire gökten zembille inmiş gibi peydahlandığını düşünmeyi daha çok tercih ettiği, gözlemlenebilir bir durum (bkz. Batı’dan Önce [Ayşe Zarakol]). Batı'nın bir zamanlar örnek aldığı, etkisi altında kaldığı düşünsel ve kültürel zenginlikte önemli bir pay sahibi olan İslâm dünyası ise, ne acıdır, mazisiyle avunan, özeleştiri yapmayan, gündemini ve geleceğe dair planlarını hamaset soslu söylemlere teslim eden, sorgulamayan bir görüntü içerisindedir.
Böyle bir zeminde İslâm toplumunun içinde bulunduğu, maruz kaldığı/bırakıldığı koşulları sorgulayıp rasyonel, tutarlı ve makul bir vizyon oluşturabilmesi adına özeleştiri yapılması önemli bir gereklilik. Bu nitelikte doyurucu, objektif ve rasyonel çalışma sayısının az olduğu bir ortamda, araştırmacı-yazar Erol Çalı'nın Dinin Dindarla Sınavı adlı kitabı da önemli bir çalışma. Günümüzün Müslüman toplumunun sorunlarıyla, hatalarıyla yüzleşmesini sağlamaya yönelik olarak okuduğum en başarılı kitap olduğunu söyleyemem ama böyle bir içeriğin kaleme alınmış olması da güzel.
*******************
Yazarın savlarına büyük ölçüde katılmakla birlikte, şekil açısından eleştirim ve içerik açısından bazı çekincelerim olacak.
Kitabın ana metninde yeterince iyi seviyede kurulmamış cümleler ve özne-yüklem uyumsuzluğundan kaynaklanan anlatım bozukluklarına hatırı sayılır sıklıkta rastlanmakta. Bu seviyede ve belli bir misyon üstlenen bir kitapta pek görülmek istenen bir durum değil.
Dinî eserlerde imanın seviyeleri en alt seviyeden en yükseğe doğru ilme-l yakîn, ayne'l-yakîn ve hakka'l yakîn olarak sınıflandırılmışken (3), yazarın "İnsan bildiği ve gördüğü için değil, inanmak zorunda olduğu için iman eder." (sf. 23) şeklindeki ifadesini çok doyurucu ve derinlikli bulmadım.
Yazarın Cemil Meriç ve Necip Fazıl Kısakürek özelinde, birtakım düşünce insanlarının evrensellikten uzak, otoriter ve hâkimiyetçi fikir sundukları şeklindeki değerlendirmesini de çok ikna edici bulmadım. Necip Fazıl kaleminden çok fazla okuma yapmadım ama birkaç eserini okuduğum Cemil Meriç hakkında yazarın "evrensellikten uzak", "otoriter" ve "hakimiyetçi" nitelemelerinin olsa olsa belirli bir dönemden ibaret kaldığını, her düşünür gibi Cemil Meriç'in de hayatının belirli kesitlerinde birtakım fikri değişimler, dalgalanmalar olduğunu ve nihayetinde Cemil Meriç'in son derece donanımlı bir edip olduğu ve günümüze dahi ışık tutan aydınlık fikirleri temsil ettiğini ifade edebilirim (Tabi ki bu benim şahsi ve kesinlik içermeyen değerlendirmem).
Yazarın toplumların ahlâki duruş ve karakter açısından bozulmak ve yozlaşmak anlamında neredeyse kitabın tamamında "yahudileşme" terimini kullanmayı tercih etmesini, her ne kadar kültürel ve etnik bağlamın dışında kullandığını belirtse de, çok doğru bulmadım. Bunun yerine "çürüme", "yozlaşma", "bozulma" gibi terimler kullanılabilirdi.
"Türbanın İslâm simgesi haline getirilmesinin İslâmla ilgisi yoktur" (sf. 148) şeklinde başlayan değerlendirmelere dair; yaşadığım ve şahidi olduğum dönem boyunca seküler kesimin gereğinden fazla reaktif ve katı olduğu, muhafazakâr kesimin en az otuz yıldır birtakım mağduriyetler yaşadığı, gelinen mevcut durumda ise siyasi tarafların hâlâ üzerinde tepindiği, mağduriyet devşirilme çabalarını sürdürdüğü bu konunun artık geride bırakılması gerektiğini düşünüyorum. Rönesans, Sanayi Devrimi, Uzay ve Teknoloji Çağı derken yapay zekanın da her geçen gün giderek hayatımıza girdiği günümüzde artık gerçek gündemleri yakalamamız; tüm enerjimizi ve gayretimizi bulunduğumuz coğrafyada ayrımcılığın, eşitsizliğin, adaletsizliğin, yoksulluğun, yolsuzluğun, baskının, tahakkümün, her türlü zulmün bir daha yaşanmaması üzerinde yoğunlaştırmamız daha yerinde olacak.
*******************
ÖNEMLİ ALINTILAR
Kitaptan;
Kur'an, ahlâk, toplumsal çürüme, dinin siyasileştirilmesi, dinin çıkar devşirme aracı haline getirilmesi, dinde tahrifat, Müslümanların bugünkü sorunlarının sebepleri, Atatürk ve Atatürkçülük, Müslüman toplumun dünya gündeminden kopmuş olması ama dünya nimetlerine gereğinden fazla yönelmiş olması, İslâmın ana gayesinin ne olduğu/ne olmadığı, dinî yaşamdaki çelişki ve samimiyetsizlikler, tekfirci anlayış, eleştirel düşünce ve doğru muhakemenin önemi, ruhban sınıfının dine ve dindarlara verdiği zarar, halifelik, İslâmda/Kur'an'da doğru şekilde anlatılan "ulü'l-emre itaat" kavramının yanlış anlaşılması ve istismarı, Batı-Afrika-İslâm denklemi, İslâm'ın özünde devlet ve devlet başkanının yerine dair olmak üzere
çok yerinde ve üzerinde tekrar tekrar düşünmeye değer bulduğum alıntılar ise şunlar:
"Doğru bir kitabı doğru anlamayınca, doğrular da yanlışa hizmet eder." (sf. 9)
"Dinin ve fikirlerin özü değiştirilince, besleyici olma niteliğini yitirir, kirli su kaynakları haline dönüşür." (sf. 13)
"Dinler gücün yanında yer alırsa, takipçileri samimi kalple değil, gücün yanında yer alma düşüncesiyle o dine mensup olurlar. Güç için dini tercih edenler, sonraki nesiller için kötü örnek teşkil ederler." (sf. 15)
"İlk dört halifenin üçü maalesef Müslümanların eliyle şehit edildi. İnsanlığın ihyası adına gönderilen İslâm da güce hizmet ettirilen bir din haline geldi." (sf. 15)
"Zaman geçtikçe içi boşalan, yanlış anlaşılan, yanlış uygulanan, sembolleşen ve slogandan ibaret hale gelen inanç ve fikirler yapıcı ve onarıcı etkisini kaybeder." (sf. 21)
"Halkı fakirlikle kıvranan petrol zengini Arap devletlerinin liderlerinin aşırı lüks hayatlarına "Müslüman olarak, kâfirlerden daha zengin görünmeliyiz. Onları zenginliğimizle ezmeliyiz. Allah Müslümanın üstün olmasını emrediyor" gibi deli saçması tahrifler maalesef İslâm'ın emri olarak tarif edilmektedir." (sf. 36)
"İslâm tarihi boyunca, özellikle Emeviler döneminde başlayan, Abbasilerle yerleşen, İslâm'ın dinî hükümlerinde tahrif etme hastalığı, sonra gelen bütün Müslüman devletlere bulaşmış; her gelen idareci, kendine göre bir din anlayışını çevresine topladığı menfaatçi din âlimleri sayesinde halka gerçek din diye sunmuştur. (...) (...) en vahim olanı ise, bu ayetleri tahrif eden çıkarcı İslâm âlimlerinin, itaat edilmesi gereken idarecilerin ancak Allah ve Resul'ünün (s.a.v.) yolunda şaşmadan giden ahlâk sahibi, İslâm'ı çok hassas yaşayan, halkın hak ve hukukuna riayet eden idareciler olması gerektiğinden hiç söz etmemeleridir." (sf. 36)
"Asırlardır edilen dualara rağmen Müslüman toplumların perişan halde olmasının nedeni; çalışarak, gayret göstererek, aklımızı kullanarak yapmamız gereken şeyleri, önce şeyhlerden, dervişlerden, âlimlerden ve siyasî liderlerden beklememiz; onlar da yapmıyorsa son çare Allah'tan istememizden dolayıdır." (sf. 42)
"Değişim acı verdiği için değişmek istemeyen toplumlar, hakikate talip olanları önce taşlar ama sonra alkışlarlar." (sf. 46)
"Türkiye'de kendisini Atatürkçü ve laik olarak niteleyen bazı kesim de maalesef evrensel değerlerle hareket edemiyor. Onlar da varlıklarını İslâmcı kesimlere tepki olarak devam ettiriyor. Onlar da muhalefette iken son derece hümanist ama muktedir olunca, gücü ele geçirince kendi gibi düşünmeyen ve inanmayan sistemlere karşı yukarıdan bakıyor, ev sahibi tavırları takınıyor ve adeta hayat hakkı tanımıyor. Belki de bu iki sistemin (dindar ve lâik) sürekli karşı cephe halinde hayatlarını devam ettirmeleri bir plan ve proje kapsamında yürütülüyor.** (...) İki taraf da dış dünyadaki olaylar karşısında hümanist, hayvansever ve doğasever bir görüntü sergilerken, kendi ülkesindeki akıl ve vicdandan mahrum olarak, insan haklarını göz ardı ederek, ne olursa olsun devlet merkezli bir düşünceye dönüşüyor." (sf. 49-50)
"İslâm'ın ana gayesi devlet kurmak, yönetim sınıfını elde etmek ve hâkim olmak değildi. İslâm'ın hedefi birey planında Allah'a gerçek anlamda iman eden, iyi, ahlâklı, hak ve hukuka riayet eden bireylerin yetişmesiydi." (sf. 53)
"İnsandan ziyade din, ideoloji ve devletin merkeze alınmasından dolayı, dünya tarihi boyunca milyonlarca insan istismar ve mağdur edilmiştir. (...) Hitler tarihi eser, altın ve Yahudilerin mallarını yağmalarken bunu Almanya için yaptığını söylüyor; Lenin ve Stalin de ... yüz binlerce Ahıska Türk'ünü kendi yurtlarından edip insanlık dışı muamele ile sürgünlere gönderiyor ve fikren ters düşen yazar, şair, siyasetçi ve sanatçı kim varsa hepsini "devletin geleceği için" diyerek suikast ile öldürüyordu." (sf. 54)
"Bugün İslam dünyasının Afrika'daki açlık ve susuzluğa, küresel ısınmaya, hava kirliliğine, kadın haklarına, çocuk istismarına, işçi haklarına, hayvan haklarına, ekonomik dengesizliğe ve salgın hastalıklara çözüm olarak sunabileceği, Batı'da olmayan bir projesi var mı? ... İnsanı doğrudan ilgilendiren bu sorunlar İslâm toplumlarının gündeminde bile yok." (sf. 55)
"Son zamanlarda dindar kitleyi etkilemek için Atatürk'ün dindar olduğunu, hafızlığını tamamladığını, Hz. Ali'nin soyundan geldiğini, seyyid olduğunu ve mehdi olabileceğini söyleyerek komik duruma düşüyorlar. Oysa Atatürk'ü büyüten dindarlığı mıdır? Evrensel ilkeler öne sürmesi ve uygulaması mıdır? Dine karşı mesafeli olması Atatürk'ü küçültür mü ki dindarlığı üzerine sloganlar atılıyor, kitaplar yazılıyor?" (sf. 59)
"Her devrin kendine has geçerli akçesi vardır; hayalinizdeki parayla asrın pazarından alışveriş yapamazsınız. (...) İslâmcı düşünce, insani ihtiyaçları merkezi alamadığı için evrensel düzeyde bir tez sunamamış ve hayalcilikten öte gidememiştir." (sf. 59)
"Taklitten öteye gitmeyen ve adeta Kur'an'mış gibi eleştirilemez olarak kabul edilen tefsirler, mealler, kaynaklar, din kültürümüz, din dilimiz, teoloji geleneğimiz, din adına yazılan kitaplarımız, televizyonlarda her cuma akşamı her kandil ve her Ramazan ayında kendilerinin dahi inanmadığı hikâyeleri din diye millete sunan ekran vaizleri, hatta ilahiyat fakültelerinde hocalık yapan koca koca akademisyenlerimiz, maalesef neslimizin imana ait merak ettikleri sorularına cevap verecek nitelikte bir şey sunmuyor." (sf. 61)
"Dünyadan ve yaşanılan gerçek hayattan kopuk bir din algısı ile insanların maddî ve manevî ihtiyaçlarına cevap veremezsiniz. Sunulan din de dar kalıplara sıkışmış, hikmetten ve asıl amaçtan mahrum sembolik kurallardan ibaret."Allah ve din algısı, din ile dindarlar arasındaki uçurum ve dindarlarda görmek istedikleri (fakat göremedikleri) temsil kalitesi, yeni neslin ve dış dünyanın suallerine cevap vermeyi bırakın, olumsuz etkiler bırakıyor." (sf. 62)
"Düşünmek insanın kendi canını acıtır. İslâmcı kitle iddiasında bulunanlar, maalesef eleştiri sırası kendilerine gelmesin diye, kendi gibi düşünmeyenlerin canını acıtarak, adeta bir düşman gibi savaş açarak, alternatif fikirlere tahammül edemiyor, onu yok sayıyor ve kendinden olmayanların kılık kıyafetlerine, yaşam tarzlarına saldırarak, dedikodusunu yaparak vicdanını teselli etmeye çalışıyor." (sf. 62)
"Davranış kazandırmayan iman taklit ve slogandan ibaret kalır. İslâmcılar için İslâm maalesef hayata dokunan ve etki eden bir din olarak değil, kendisine kimlik kazandıran bir din olarak kullanılıyor. Sosyal statü ve kimlik kazanmanın en kolay yolu politize olmak, bir partinin veya ideolojinin şemsiyesi altına girmektir. Bunun için çaba, gayret, düşünmek, fedakarlık yapmak, çalışmak, okumak, ilim yapmak gerekmiyor. (...)" (sf. 63)
"İslâm dünyası asırlardır mutsuz; ve güvenli bir coğrafya değil. Çünkü İslâm, evrensel olarak insanlığa huzur getiren bir din olmaktan çıkarılmış; bir gücü, bir makamı, bir yönetimi ele geçirmek için kullanılan araç ve yönetim sınıfının dünya saltanatını sağlayan bir din haline getirilmiştir. Batı da bu durumdan oldukça memnundur. Çünkü milyonlarca insanla muhatap olmaktansa, birkaç yönetici sınıfla muhatap olmak daha zahmetsizdir. İslâm toplumlarının huzursuz ve mutsuz olmasının bir diğer nedeni ise, kendilerini farklı ve diğer toplumlardan üstün görme gibi boş bir gururla vicdanlarını teselli etmeleridir." (sf. 63)
"Değerlerden ve ahlâktan mahrum, sadece ibadetleri yaparak çok iyi bir Müslüman olduğunu zanneden dindar bilincin sürekli diline doladığı ve züğürt tesellisinden başka işe yaramayan sloganı ise: "Batı batacak. Çünkü onlar ahlâksız. Biz ise Allah'ın dinine bağlı, aile bağları sağlam ve ahlâklı bir toplumuz." Ama ne hikmetse Müslümanlar, başları sıkışınca batacak diye bekledikleri Batı'ya sığınmak için ölümü göze alarak, perişan ve sefil bir halde denizden, nehirden ve karadan kaçmaya çalışıyor.
"Bir Müslüman olarak bu cümleler içimi acıtsa da kendimize gelme ve kendimizle yüzleşme adına bunları dile getirmemiz lazım." (sf. 68)
"İslâm coğrafyası fakir değil, fakir bırakılan bir Müslüman toplumdan ibarettir. (...) Dünyanın en fakir 50 ülkesinin 32'sinin Müslüman olması ve bu 32 ülkenin devlet başkanlarının tamamının dünyanın en zengin 500 kişisi içinde yer alması İslâm dünyasının (asıl) düşmanının Batı olmadığını ve neden fakir kaldığını bize oldukça açık bir şekilde izah ediyor." (sf. 69)
"Din, şahsi arzulara hizmet etmeye başlarsa ana çizgisinden ve yapıcı özelliğinden uzaklaşır; yıkıcı bir araç haline dönüşür." (sf. 85)
"Camiler çok ihtişamlı yapılıyor ama cemaatin iyi yetiştirilmesi ile ilgili herhangi bir gayret gösterilmiyor. Camiler için milyonlar harcanırken, camiye gelenlerin yetiştirilmesi için bir plan yapılmıyor. Caminin yanına eğitim ve öğretim kurumu değil, kahvehaneler yapılıyor." (sf. 85)
"657 yılında Hz. Ali ile Muaviye arasında bugün Suriye sınırları içinde kalan Rakka şehrinde meydana gelen ve aralarında Ammar Bin Yasir (93 yaşındaydı) gibi büyük sahabelerin de olduğu on binlerce Müslüman'ın şehit olduğu Sıffin Savaşı, İslâm anlayışında kırılmaya sebep olmuştur. Hz. Ali taraftarı iken halife tayini için Hz. Ali ile Muaviye arasındaki Hakem Olayı'nı kabul etmeyen ve Hz. Ali gibi İslâm'ın ilk kahramanı ve "Allah'ın Aslanı" sıfatı ile anılan bir sahabeyi -hâşâ- kâfir ilan edecek kadar gözü dönen ve Harici olarak ortaya çıkan kitle, maalesef etkisi günümüze kadar sürecek olan "tekfirci" bir anlayışın doğuşuna sebep olmuştur." (sf. 86)
"İslâm dini, insani değerleri tekrar yaşatmak, ölmüş kalpleri ve vicdanları tekrar yeşertmek gayesi ile gelen bir ilahi din iken, ilk asırdan itibaren mevcut otoriteye hizmet etme, siyasi ve şahsi çıkarları temin etme aracı haline getirilmişti. (...) Eleştirel düşünceye yapılan baskı sonucu, din pratik hayattaki ahlâklı bireyler yetiştirme enerjisini de kaybetmiştir." (sf. 87)
"Hür düşünce ve yoruma izin verilmeyen, otoritenin kontrolü altına giren bir din, ilâhi olma vasfını yitirir; sadece mevcut yönetimin ve din sınıfının menfaatlerini temin eden bir sistem haline dönüşür." (sf. 87)
"Dinlemeyen anlayamaz; anlamayan düşünemez; düşünmeyen hep bağırarak haklı çıkmaya çalışır. İslam toplumu dinlemiyor, anlamıyor, düşünmek istemiyor ve suçluyu hep bağırarak dışarıda arıyor." (sf. 97)
"Bu coğrafyada en çok hasreti çekilen kelime adalet ve huzurdur." (sf. 97)
"İslâm toplumlarında "Adalet ve Huzur" slogandan öte gitmemiştir. Tarih boyunca ezilenler hep Hz. Hüseyin'in takipçisi olurken, gücü ele geçirdiklerinde hep Muaviye ve Yezid modelini kendilerine örnek almış, "dinin, devletin ve milletin bekâsı" diyerek etmedikleri haksızlık ve adaletsizlik kalmamış, kendi saltanatlarının kusurlarını örtbas etmeye çalışmışlardır." (sf. 98)
"Otorite yorulup, enerjisini kaybettiğinde, icraat yapamadığında, halka tatmin edecek bir proje sunamadığında, hemen devreye din adamları girer; kutsal söylemler, semavî mesajlar, ilâhi düsturlar, manevî müjdeler vererek halkın dikkatini sorunlardan uzaklaştırırlar. Hangi din olursa olsun, ruhban sınıfının mesajları yöneticilerden ziyade halka olur. İslâm toplumlarında da din adamlarının muhatabı devleti yönetenler değil, mağdur halktır." (sf. 99)
"Halkın din konusunda cahil kalması hem otoritenin hem de din sınıfının çıkarlarına yarar." (sf. 101)
"Kur'an'ı anlamamıza en büyük engel ise; öncelikle Kur'an sanki bize değil de başkasına inmiş gibi okuyoruz ve ne aradığımızdan emin değiliz. Ayrıca Kur'an'ı kendimize değil, başkası hakkında hüküm vermek için okuyoruz." (sf. 104)
"Dindar akıl, tek doğrunun kendisi olduğuna inanıyor ve kendisini ilâhi iradenin dünyadaki tek temsilcisi görüyor. Bir dindar içinde en tehlikeli durum budur. (...) Hz. Osman'ı şehit edip cesedini Medine sokaklarında sürüyen ile Hz. Ali'yi namaz kıldırırken camide şehit edenler başka dinlere mensup katiller değildi. Onlar aksine çok dindar olduğunu iddia ediyor ve Allah'ın emrini yerine getirdiklerine inanıyorlardı." (sf. 110)
"İnsan yalnızken de iyi kalabiliyorsa, bilgisi iman seviyesindedir. Ama camide başka, terazide başka ise Allah inancına değil, Allah bilgisine sahiptir." (sf. 114)
"Mesele çok kitap okumak değil, iyi kitapları çok okumak lazım. Ve iyi kitapların tavsiyesini uygulama sahasına dökmek lazım. Kur'an doğru ve iyi kitap ama yanlış okuyunca veya yanlış yorumlanınca okuyanın ne hale getiriyor, manzara ortada." (sf. 115)
"Emevilerden bugüne dinî değerleri, dünyevi menfaat ve amaçlara alet etmek, toplumlara felaketten başka bir şey getirmemiştir." (sf. 118)
"Resmi veya sivil kurumlar olsun, İslâmî hareketlerin topluma sunduğu İslâm ile mazideki İslâm birbirine benzemiyor. Çünkü 8'inci asırdaki İslâm bilinci dahi günümüz İslâm anlayışından daha yenilikçidir." (sf. 119)
"İslâm'ı yaşamak için halifelik gerekmiyor; ahlâklı Müslüman olmak gerekiyor. Mehmet Akif Ersoy'un ömrünün üçte ikisi halifelik ve yarı şeriatın olduğu bir dönemde geçti. Safahat'a baktığımızda şiirlerinin ana teması ahlâken bozulmuş Müslümanlardan şikâyetten ibarettir." (sf. 123)
"Hilafet arzusu daha huzurlu bir dünya kurmak için değil, çalışarak ve üreterek elde edemediği dünyayı, tepeden yöneterek elde etmeye çalışmak için işletilmiş bir beklentidir." (sf. 126)
**"Müslüman ülkeler ekonomi, eğitim, demokrasi ve gelişmiş ülkelerdeki imkânlara göre dünya ortalamasının çok altındalar. Bu durum, elverişsiz coğrafya veya fakir oldukları için değil. Dünya petrol piyasasının yarısından fazlasına sahip olmalarına rağmen, Müslüman ülkeler neden gelişmişlikte mesafe alamıyor ve gittikçe geriliyor?
(...)
İslâm devletlerinin Batı'ya göre gelişim gösterememesinin nedeni yozlaşma, baskılı rejimler ve kötü eğitimdir. Hükümetlerin yolsuzluğu, kamu hizmetlerinin yetersizliği, fırsat eşitliğinin olmayışı, siyasi haklardan mahrumiyet, baskı ile yönetilmesidir."** (sf. 131)
"Bir toplumun geri kalış nedeni devletin kurumlarının bağımsız (olmamasından), yönetici baskısından (kurtulamamasından) ve adaletten uzak (şekilde işlemesinden), geliştirici ve toplumun menfaatlerini ölçü alacak şekilde çalışmamasından kaynaklanır." (sf. 133)
"Gelişen toplumları demokrasi dışında idare edemezsiniz. Sömürülmek istenilen coğrafyalarda demokratik rejimler ve fikirler şömürecek güçlü devletler tarafından hoş karşılanmaz. Tam aksine o toplumların krallık, sultanlık, vb. dikta rejimleri ile yönetilmesi istenir. Çünkü muhtaç olmayan insanı kandıramazsınız. Ama toplum fakir bırakılır, başına da sadece menfaatini düşünen bir lider koyulursa, o topraklarda elde edilmesi istenilen bütün zenginlikleri sadece başa koydukları liderlerle sömürebilirler. Batı'nın Afrika ve İslâm dünyasındaki demokrasi faaliyetlerine destek vermeyişinin nedeni budur." (sf. 133)
**"İslâm toplumlarında dinin yanlış yorumlanması sonucu, otoriteye karşı itaat (ulü'l-emre itaat), Allah'a karşı itaat olarak algılanır. Yöneticilere biat etmemek adeta fitneye sebep olarak inanılır. Zalim, fasık, yetersiz, tecrübesiz, ahlâksız ve müsrif olmasına bakılmaksızın, fitneye sebep olmamak için liderler sorgulanamaz tür toplumlarda. Sorgulayan ve muhalif olan kesimlere karşı uygulanan baskı ve şiddetten dolayı, kimse lideri eleştirmeye cesaret edemez.
(...)
Bu tür toplumlarda devlet kutsanır ve devlet halk için değil halk devlet için yaşar. Halk devlet için yaşayınca, devletin zenginlik kaynaklarından halk değil, devleti yönetenler istifade eder. Devleti yönetenlere gelip geçici hükümet olarak değil, kutsal saydıkları ebedi devlet gibi inanırlar."** (sf. 134)
"Bugünkü İslâm dünyası sadece Batı'nın değil, inandığı dinin de çok gerisinde bir hayat yaşıyor. Batı'yı anlayamadığı gibi İslâm'ı da anlayabilmiş değil. İşin garibi her şeyi de anladığını zannediyor.
Kendisiyle yüzleşmekten kaçtığı gibi, hakikati hatırlatandan da nefret ediyor. Bütün stratejisi; altı boş slogandan öte gitmeyen ve suçlama sırası kendine gelmesin diye sürekli dışarıda düşman aramaktan ibaret hale gelmiştir." (sf. 135)
"İş dünyasından televizyon programlarına kadar ürettiğimiz her şey taklitten ibaret. Genellemek doğru değil ama umumi manzaraya bakınca "Bir günü, bir gününe eşit olan zarardadır..." ve "Dünya, ahiretin tarlasıdır..." anlayışına sahip olan bir dinin mensupları, ne yazık ki, işten kaydırıp ibadet etmeyi din, çok çalışmayı da ahmaklık, fuzuli ve dünya işi görüyor." (sf. 137)
"Bir toplum için en tehlikeli şey ahlâksız olan birinin aynı zamanda dindar olmasıdır. Çünkü yaptığı bütün kötülüklere din süsü vererek hem kendi gibi düşünenleri hem vicdanını teselli etmektedir." (sf. 139)
"Akıldan mahrum din anlayışı, vicdanı devreden çıkardığı gibi, her günahı sevap, her yanlışı doğru sayar." (sf. 141)
"Güvenli bir toplum, din ile değil; sorumluluk sahibi, iyi yetiştirilmiş bireylerin olduğu, kurumların adil işlediği, rüşvet, yolsuzluk ve adam kayırmanın olmadığı, herkesin toplum kurallarına eşlik ettiği ahlâklı bir toplumdur" (sf. 142)
"Kur'an, din adamlarının dünya adına menfaatlerini temin eden bir araç olarak kullanılınca, vicdan ve ahlâktan mahrum, her şeyi gösterişten ibaret olan bir toplum meydana geldi." (sf. 143)
"Ulvi hedefler olmazsa, zihin kibre döner. Hedef zirveye çıkmak değil, zirveden insanlığa seslenmek ve doğruya tercüman olmaktır." (sf. 150)