Gözlerimi açtım. Etrafımı gezdim. Bir göl gördüm ve bir sopa buldum. Sopayı suya batırdım. Sopa suyun içinde kırılmış gibi görünüyordu, oysa sapasağlamdı. Sopayı sudan çıkardım ve havada olan sopanın mı suda olan sopanın mı gerçek göründüğünden şüpheye düştüm. Sanırım ikisi de gerçek değildi. Öyleyse gerçek neydi? Aya baktım, elime baktım. Teleskop ayı, mikroskop da elimi gözlerimle gördüğümden epey farklı gösteriyordu. Gerçek ay, gerçek elim hangisiydi? Anlaşılan, gözlerim açıkken gördüklerimden bana hayır yoktu, her şey yanıltıcıydı, tek bir gerçeğe varamıyordum. Pozitivistler, materyalistler yanılıyordu. Maddenin dünyası beni oyuna getiriyordu. Aslolan bendim, maddeler değil, benim maddelere bakışım vardı sadece. Dünyaya yanılgılarla bakmama neden olan bir kafam olduğuna göre gerçek, bu yanılgıları yanılan bir kafayla düzeltme aptallığıyla ulaşılabilecek bir şey değil, bu yanılan kafanın ta kendisi olsa gerekti. Gerçeği kendi kafamda aramalıydım, dünyada değil. Perdeyi çektim, uykuya daldım. Düş perdesinin ardından bakmayı denedim varlıklara. Dış dünyadaki bilgiler bedenimin aracılığıyla çarpıtılmaya mahkûmsa, ruhumu bedenimden ayırarak gerçeğe ulaşacağımı düşündüm. Ruhum bedenimden ölerek ayrılmıyorsa ancak düşleyerek, rüya görerek ayrılabilirdi. Her şey düşlerimin puslu dünyasından ibaretti. Bana öyle geliyordu ki asıl rüya uyanarak görülendi.
Ben de Uzun İhsan gibi saçma bir düşe kapıldım belki. Görünüşte onun Oblomov'dan pek bir farkı yoktu. Gerçek hayatta yaşamadan, sadece uyuyarak ve hayaller kurarak bir şeyleri başaracağını sanıyordu onun gibi. Ama ikisi de bir şeyi idrak etmişti bence. Gerçek hayat sanıldığı kadar gerçek değildi. Her bakış, her boyut onu çarpıtmakla mükellefti. İkisi de hayallerinin ve tasarılarının büyüleyiciliğine kapıldı bu yüzden. Asıl rüyanın uyanarak görüldüğünü içten içe kabul etmişlerdi.
GENEL OLARAK KİTAP:
Olay örgüsü çok yoğun, kafa karıştırıcı ve ilginç bir kitaptı benim için. Tarihî ögelerle bezeli olmasına rağmen merakı sürekli diri tutan bir kurguya sahip. Her sayfası aklımın ucundan bile geçmeyecek maceralarla doluydu. Fantastik bazı olay ve kişiler bir masal okuyormuşsunuz hissiyatı da veriyor. Romanın bazı yerlerine serpiştirilen mizah da okuma zevkini artırıyor.
Romanın önemli üç karakterinden bahsederek devam edelim.
UZUN İHSAN'IN TÜMGÜÇLÜ DÜNYASI:
Kitapta Uzun İhsan'ın tüm varlıkları onun düşlemesinden ibaret gören, kendini Tanrı yerine koyan bir tavrı olduğunu görüyoruz. Bu tümgüçlü tavır hem felsefî hem psikanalitik açıdan yorumlanabilir. Felsefî açıdan, varlığın ancak öznenin ona bakışıyla "varlık" olarak nitelendirilebileceğini gösteriyor. Sadece öznenin varlığında nesneden nesne olarak bahsedebiliyoruz. Eğer dünyada insan denen dünyayı idrak eden bir varlık olmasaydı dünyanın var olduğundan bahsedemezdik, dolayısıyla dünya var olmamış olurdu (her ne kadar felsefî bir tartışma konusu olsa da). "Ben olmasam da dünya var olabilir" diye düşünmek bir çözüm sunmuyor, bu varsayımı bir öznenin olmaması üzerinden kurmuş gibi yapıyoruz, burada bile bir "öznenin olmayışı"na muhtacız, halbuki yine özneyle kuruyoruz ve özne olmazsa dünyanın var olduğu bilgisinin nasıl ortaya çıktığı sorusu yine cevapsız kalıyor. Hiç kimsenin "kendinde şey" olarak var olduğu kesin değil ama kendi varlığımızdan ve kendi varlık penceremizin gösterdiği ötekilerin varlığından eminiz. Yani Uzun İhsan'ın da dediği gibi:
"Rendekâr yanılıyor: Düşünüyorum, ama sadece ben var değilim. Düşündüğüm için asıl sizler varsınız; sizler ve içinde yaşadığınız dünya". (s. 127)
Uzun İhsan'ın tümgüçlü tavrı psikanalitik açıdan da okunabilir (kitapta anlatılan, düşlediği şeyleri gerçek kılan bebeğin hikâyesi de buna bir örnek). Öznenin diğer her şeyi kendisinin oluşturduğuna, her şeyin kendisinin varlığıyla anlam kazandığına inanması psikotik bir yanılsamadır aslında. Bebeklikte en yoğun halde olan bu yanılsama sağlıklı bir gelişim süresince azalmaya başlar. Ancak etkileri elbette her ruhsal işleyişte devam eder. Mesela farkında olmasak ya da inkâr etsek de etrafımızdakilerin (en azından bizim yanımızdayken) bizim hakkımızda gerçekte olduğundan daha çok düşündüklerini hissederiz, kendimizin aslında ne kadar değerli ve önemli bir insan olduğuna inanırız, insanların bizi sevdiğine ve eğer bize yeterince sevgi göstermiyorlar, bizi övmüyorlarsa bunu gizledikleri için böyle olduğuna inanırız, bizi sevmeyenlerin içten içe bizi kıskandıklarını düşünürüz ("Benim gibi muhteşem bir insanı nasıl sevmez? Demek ki kıskanıyor."). Daha da ileri gideriz. Düşündüğümüz şeyler gerçekleşince "Ben demiştim" diyerek gururlanırız, hayatta bizim düşündüklerimizin gerçekleşmesi gerektiğini düşünürüz. Bunlar tümgüçlülük yanılsamasının işaretleridir. Hepsinin ardında megalomanik/büyüklenmeci bir benlik imgesi, birincil narsisizm yatar. Uzun İhsan'ın dünyaya bakışı da bu yanılsamanın en yüksek düzeyinde. Her şeyin ve herkesin o düşlediği için var olduğuna inanıyor. Yaşanacakları da o önceden biliyordu ve düşledikleri yaşanıyordu. Bu kitap da Uzun İhsan'ın düş dünyasının bir tezahüründen ibaret. Aslında İhsan Oktay Anar'ın tümgüçlü olabildiği tek dünya olan kurgu dünyasından.
TESLİMİYET VE İKTİDAR FİGÜRLERİ OLARAK BÜNYAMİN VE EBREHE:
Uzun İhsan'ın oğlu olan Bünyamin ve romanın antikahramanı Ebrehe ise birbirlerinin tam zıttı karakterler olarak teslimiyet ve iktidar ikiliğine karşılık geliyor. Bünyamin varlığa karşı bir seyirci gibi, teslim bir durumdayken Ebrehe sonsuz güç sahibi olmak, tüm varlığı ele geçirmek, yaratılışın ortaya çıktığı ilk şey olan boşluğa/hiçliğe hakim olarak zamanı geri akıtmak ve ölümden kurtulmak gibi amaçlara sahip. Her şeye ve herkese hükmetmek istiyor. Ama elbette amaçlarına ulaşamıyor. Burada Ebrehe karakteri üzerinden sert bir pozitivizm eleştirisi yapıldığı söylenebilir. Nitekim kitapta güçlülüğün değil de güçsüzlüğün idrakinin asıl güç olduğuna dair mesajlar bunu tasdikliyor.
***
Kitapla ilgili son olarak şunları söyleyebilirim. Hikâyenin akıcılığı çok yüksek. Hatta o kadar yüksek ki bir noktadan sonra bu kadar akıcı olmaması gerektiğini düşündüm. Çok fazla karakter girip çıkıyor ve kitap boyunca karakterden karaktere farklı maceralara sürükleniyorsunuz. Açıkçası ben sürekli yeni karakterlerin kitaba dahil olmasındansa bazı karakterlerin (mesela Kubelik) maceralarını okumaya devam etmeyi çok isterdim, kısa anlatılmışlardı. Yazarın hayal gücü öyle geniş ki her karakterin birbirinden oldukça farklı dünyaları olmasına rağmen hepsinden kısa kısa bahsediyormuş gibi bir izlenim uyandırdı bende. Hem anlattığı hem anlatmadığı yönleriyle karakterlerin özgünlüğünü ve gizemini çok iyi vermiş bence. Yazarın kalemini kendine has kılan ve beni en çok çeken yanı da hayal gücüydü. Büyülü gerçekçilik tarzına mesafeli bir okur olmama rağmen bu romanın, bu tarzın en iyi örneklerinden biri olduğunu düşünüyorum.