Tove Ditlevsen 'in Kopenhag Üçlemesi'ni bitirdiğimde, özellikle son kitap Bağımlılık’ın ardından üzerimde bıraktığı o yoğun hissi atmak kolay olmadı. Gerçekten çok sevdiğim, beni derinden etkileyen bir okuma deneyimiydi. Üç kitabı art arda okumak, bir hayatın katmanlarını – o saf çocukluk hayallerinden gençlikteki arayışlara ve nihayetinde yetişkinliğin acımasız gerçeklerine – adım adım takip etmek gibiydi.
İlk iki kitap, Çocukluk ve Gençlik, Tove'nin Kopenhag'ın işçi sınıfı mahallelerindeki zorlu başlangıcını, ailesiyle olan karmaşık ilişkisini ve her şeyden önemlisi, o küçücük yaşlardan itibaren içinde yanan yazma tutkusunu, edebiyatla var olma arzusunu o kadar canlı anlatıyor ki... O kitaplarda, tüm zorluklara rağmen hayata tutunmaya çalışan, kendini ifade etmenin yolunu yazmakta bulan genç bir kadının umutlarını ve direncini görüyorsunuz. Yazarlık onun için bir kaçış, bir kimlik arayışıydı adeta.
Ama sonra Bağımlılık geliyor ve işler bambaşka bir yöne evriliyor. Bu son kitap beni gerçekten sarstı. İlk iki kitaptaki o naif umutların yerini, yetişkin hayatının karmaşası, evliliklerin getirdiği hayal kırıklıkları, annelik ve hepsinden önemlisi, reçeteli ilaçlara olan yıkıcı bağımlılık alıyor. Tove'nin o acımasız dürüstlüğü burada zirveye çıkıyor bence. Bağımlılığın bir insanı, özellikle de yaratıcı bir zihni nasıl ele geçirdiğini, onu nasıl tükettiğini, kendi benliğinden nasıl uzaklaştırdığını bu kadar içeriden, bu kadar sansürsüz okumak çok zordu ama bir o kadar da önemliydi.
Bağımlılık’ta, Tove'nin yazar kimliği ile bağımlı kimliği arasındaki o korkunç çatışmayı iliklerime kadar hissettim. Yazma arzusu hala orada bir yerlerde duruyor ama bağımlılığın getirdiği o sisli dünya, o fiziksel ve ruhsal çöküş, yaratıcılığını nasıl baltalıyor, ilişkilerini nasıl zehirliyor... Özellikle doktor kocasıyla olan o toksik ilişkisi ve bağımlılığının nasıl körüklendiğini okumak çok rahatsız ediciydi. Yazarın kendini acındırmadan, olanı olduğu gibi, tüm çıplaklığıyla anlatması, kitabın gücünü oluşturuyor.
Üçlemeyi bir bütün olarak düşündüğümde, Bağımlılık, ilk iki kitaptaki o masumiyetin ve umudun trajik bir sonu gibi duruyor. Ama aynı zamanda, Ditlevsen'in tüm bu cehennemin içinden bile yazmaya devam etme gücünü, o kırılgan ama sarsılmaz yazma iradesini görmek de inanılmaz. Bu kitaplar, sadece bir kadının hayat hikayesi değil, aynı zamanda sınıfın, cinsiyetin, sanatın ve bağımlılığın iç içe geçtiği, unutulmaz bir tanıklık.
Özellikle Bağımlılık, o karanlık ama dürüst anlatımıyla beni çok etkiledi ve uzun süre aklımdan çıkmayacak. Kısa ama özünde devasa bir hayatı ve mücadeleyi barındıran bir üçlemeydi…