8/10
·352 syf.··
Beğendi
·
2025 47. kitabı
·
20 saatte okudu
·
Okunma: 15 Nisan 2025 18:00
Türkiye’nin yakın tarihi okumalarına hız kesmeden devam ediyorum. Geride kalan 23 yıllık AKP iktidarında kademeli olarak her şeye maruz kalmaya devam ediyoruz. Peki buralara nasıl geldik? İşte bu kitap 1983-2002 arasındaki gelişmeleri kronolojik olarak mükemmel bir sadelik ve açıklıkta anlatıyor. 1980 askeri darbesinden sonra cunta yönetimi ülkenin en önemli siyasi liderlerini hapse attı ve siyasi yasak getirdi, örgütlü güçler dağıtıldı, sendikaların gücü kırıldı, işadamları hizaya çekildi, sokağın nabzı düşürüldü. İşte bu şartlarda ANAP 1983-1991 yılları arasında tek başına iktidar oldu. Turgut Özal’a önce başbakanlık sonra da Cumhurbaşkanlığı altın tepside sunuldu. Türkiye'de sermaye sınıfı, bilhassa ANAP iktidarı döneminden itibaren siyaset alanına çok daha doğrudan ve gözle görünür müdahalelerde bulunmaya başlamıştı. Patronların beyanatları ve tavsiyeleri örnek alınması gereken "hayat dersleri" haline getirilmişti. Sermaye sınıfının politik alana müdahaleleri ağırlıklı olarak merkez sağ partiler üzerinden gerçekleşiyordu. Ve bu süreç 2002 sonrası AKP üzerinden de devam etmiştir. Geçmişte Sakıp Sabancı hükümetleri överdi, bugünlerde ise Güler Sabancı övmeye devam ediyor. AKP iktidara gelirken sermayenin desteğini arkasına alırken Refah Partisi’nin yaptığı hataları yapmayacağının garantisini verdi. Laiklik, Atatürk ilkeleri ve geçmişle hesaplaşmayacaklardı. 2007 yılına kadar özelleştirmelerle, AB süreci ile her şey güllük gülistanlık geçti. Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçildikten sonra AKP kademe kademe dozajı arttırdı. Eskiden ses yükseltebilen, işine geldiğinde demokrasi çağrısı yapan, hükümetlere aba altından sopa gösteren TÜSİAD’ın o gücü yavaş yavaş kırıldı. Sermayeye sınıfı özelleştirmelerle servetine servet kattı ama bunu da yaparken döviz cinsinden borçlandı. İlerleyen yıllarda iktidara göbekten bağlandı. Tabii bu süreçte iktidar rantı dağıtarak kendi sermaye sınıfını da yarattı. Özal’ın başbakanlık dönemi tek başına iktidar olmanın verdiği rahatlıkla, kamuda kadrolaşma ve kent rantını bölüşme ile geçti. Çalışanların gelirleri reel olarak düşmeye başladı. Askeri Cunta’ya laf söylemeden suya sabuna dokunmadan ülkeyi yönettiler. Ta ki yasaklı siyasilerin tekrardan sahalara dönmesi ile ülkedeki siyasi nabız yükselmeye başladı. Bugün ile o günleri karşılaştırırken şunu dikkate almak lazım. Sağ cenahtaki aktörler Özal, Demirel, Türkeş, Erbakan gibi ağır toplar. Sol da ise İnönü, Ecevit, Baykal var. Fakat bir bütünlük yok. Oylar geçişgen, güçten düşen parti oylarının büyük kısmını rakibine kaptırabiliyor. O yüzden iktidara gelenler bugünkü gibi mutlak bir güce sahip değil. En ufak krizde sallanan sandalye devriliyor. Partiler arasında milletvekili transferleri olsa da, partiler koalisyon için ortak olsa da; kimse bir başka partinin liderini kendi bünyesine katacak güce sahip değil. Şunu demek istiyorum. AKP iktidara geldiği günden beri liberal, muhafazakar, milliyetçi olsun tüm sağı tek çatı altında topladı. Siyasi rakiplerini önce yıprattı, sonra bakanlık vererek kendi bünyesine kattı. Değişmeyen bir şey varsa o da şu: MHP her zaman olduğu gibi başlarda muhalefet edip, sonrasında iktidarın kullanışlı bir aparatı haline gelmiştir. Sosyal devlet anlayışı her geçen gün budana budana gelinen noktada Türk toplumu iktidarın bahşedermiş gibi yaptığı maddi ve ayni yardımlara muhtaç olur hale geldi. Türk insanının özgür, haysiyetli yaşama hakkı her geçen gün elinden alındı. Cemaat ilişkileri ve yardımsever derneklerle yoksul ve güçsüz insanların oylarına ipotek konuldu. Hem geçmişte hem de bugün değişmeyen bir şey varsa o da; iktidarın her seferinde özgürlük için sesini çıkaran aydınları, gazetecileri ve halkı terörist ilan edip kolluk kuvvetleri ile bastırmasıdır. Süleyman Demirel siyasi yasağı kalktıktan sonra sahalara hızlı dönmüştür. Meydanlarda insanlara seslenirken cunta yönetimi ve onun yardakçısı ANAP ile hesaplaşacağını söyleyerek insanlardan oy istedi. Aynısını Devlet Bahçeli, Tayyip Erdoğan’a karşı yapmadı mı? Özal döneminde ne zaman insanlar özgürlük için sesini yükseltse hemen askeri darbe öncesi hatırlatılıyordu. Tayyip Erdoğan’da ne zaman özgürlük çağrısını duysa eski Türkiye’yi hatırlatarak cevap veriyordu. Doksanlarda akılda kalan birçok olay vardır ama benim en çok zihnimde yer edinenler aşağıdaki gibi: --> 1992 yılında itibaren Silahlı Kuvvetler PKK ile mücadelesinde tam saldırı konumuna geçmiştir. Ülkenin güneyinde ve doğusunda birçok alan askeri yasak bölge ilan edilerek nüfussuzlaştırılmıştır. --> Öldürülen aydınlar; Turan Dursun, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Uğur Mumcu, Musa Anter, şaibeli şekilde ölen Eşref Bitlis, şiddete maruz kalan kürt aydınlar… --> 2 Temmuz 1993 tarihinde Madımak’ta yaşanan katliamda 33 yazar ve ozan hayatını kaybetmiştir. Türk sağı olayların tahrikten kaynaklandığını iddia ederek failleri mazur göstermeye çalışmışlardır. Ölenlerin 24’ü Ankara’da gömülmesine rağmen ANAP ve Refah Partisi’nden kimse cenazelere katılmamıştır. --> 1994 krizi; kamu açıkları, sıcak para politikası, kar marjını yükselten oligopolcü iş adamları ve devalüasyon beklentisi ile yaşanan sermaye çıkışından kaynaklamıştır. --> 12 Mart 1995 Alevilerin yaşadığı Gazi Mahallesinde kahvehane taranmıştır. --> 1996’da Manisa’da yargılanan lise öğrencileri ve işkence iddiaları. --> Aralık 1995 seçimlerinde Refah Partisi birinci parti olmuştur. Sonrasında 1997’de yaşanan 28 Şubat süreci. --> 1 Şubat 1997’de Susurluk Skandalı yaşanmıştır. ( Devlet-Güvenlik Güçleri-Mafya üçgeni) Sonuç olarak; geçmişi çok çabuk unuttuk. Buralara nasıl geldiğimizi çok çabuk unuttuk. Özgürlük, refah, mutluluk, çağdaşlık talep ettiğimizde eski Türkiye ile korkutulduk. Alın size eski Türkiye. O öcü gibi gösterilen eski Türkiye’nin aktörlerini transfer eden bir AKP var gözümüzün önünde. Meral Akşener, Mehmet Ağar, Devlet Bahçeli, Tansu Çiller, mafyalar, tarikatlar, cemaatler… Eskisinden daha şiddetli yaşanan ekonomik krizler, eskiyi aratmayan enflasyon rakamları, işçilerin sürekli budanan reel gelirleri, geçinemeyen emekliler… Hepsi devam ediyor. Hatta eskiden tüketim toplumu bu kadar yaygın değilken insanlar birikimleriyle rahatlıkla ev ve araba alabiliyordu. Yeni jenerasyon ebeveynlerinden, dedelerinden daha da fakir. İnsanlar gelecekteki 10-20 yılını bankalara ipotek etmiş durumda. Boğazımıza kadar borca batmış durumdayız. Gençler, kariyer sahibi, kalifiyeli insanlar daha iyi yaşam uğruna ülkeyi terk edip sınırlardan sürünerek geçiyor, garsonluk ve kuryelik yaparım ama bu ülkede yaşamam diyor. Geçmişte faili meçhul cinayetler var deniyordu. AKP döneminde Necip Hablemitoğlu, Hrant Dink, Muhsin Yazıcıoğlu, Sinan Ateş gibi şaibeli ölümler olmadı mı? Geçmişte siyasiler yasaklanıp hapse atılıyordu, partiler kapatılıyordu. Bugün de aynıları yapılmıyor mu? Polisler sokaklarda, karakollarda, işçi eylemlerinde, okul önlerinde insanları coplamıyor mu? 1983’ten bugüne kadar geçen 40 yılda ne değişti Allah aşkına ! Biz neyin mücadelesini veriyoruz. İki geri bir ileri adım atarken, haklarımız budanırken, nefesimiz kesilirken, bizden alınanlarla hatta çalınanlarla kimlerin bahçesine bahar getiriyorlar? Adnan Yücel’in “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” şiirinde dediği gibi: “Saltanatlar saraylar çöker, Bu kan susar, bu zulüm biter. Leylaklar da güler, menekşeler de açılır üstümüzde. Bugünlerden geriye bir yarına gidenler kalır, bir de yarınlar için dövüşenler…” Merkez'den Uç'lara Güven Gürkan Öztan
Araştırma-İnceleme
Merkez'den Uç'laraGüven Gürkan Öztan · Ayrıntı Yayınları · 20244 okunma
··
1.133 Gösterim
2 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Güzel bir özet olmuş. O dönemlerin canlı tanığı olarak hepsi gözümün önünden film şeridi gibi geçti... Açıkçası, 80 sonrası koalisyonlar dönemi bol tartışmalı, bol kavgalı günlerdi. Yurtiçi ve dışından ciddi ölçüde müdahalelerle karşı karşıya kalındı- suikastlar ve terör eylemleri ile de bitmeyen gizli mesajlar gönderildi siyasilere. Kavgadan bıkan toplum bence tek parti iktidarının hikmetine gerçekten de inandı. Ne var ki, güçler dengesinin sağlanmadığı her ortamda kaybedenin kendisi olacağının farkına geç vardı. Geçmiş çabuk unutuldu: O eleştirilen günlerde bile sendikalar, gerçekten yüksek ücretler ve yan haklar için mücadele ederlerdi; şimdi asgari ücreti kabul ediyor, bunun da altında çalışan kayıtsız işçiliği görmemiş gibi davranıyorlar. Kıdem tazminatı, yan haklar yüksekti; şimdi bir şeye benzemiyor. Tansu Çiller herkese bir ev, bir araba vaadederken abartıyordu; ama yine de insanlar bir ev-bir arabaya bugünkü kadar uzak değildi. En önemlisi siyasileri eleştirebilir, onlarla dalga geçebilir, gülüp eğlenebilirdi toplum.
Senden şöyle dönemsel tarihi anlatan kitap önerisi alayım ben 😈 60-80 darbesi için istedim tarihçi birinden gelmedi 🙌🏻 emeğine sağlık sen yaz biz okuyalım👌
Murattgenstein
Gönderi Sahibi
Kültür Ebesi sana fotoğraf olarak whatsapp’tan atacağım.