Yine bir gizem hikayesi, yine faili meçhul bir cinayet vakası ve ben. İçimdeki Sherlock bu tarz kitaplardan cidden çok hoşlanıyor ve hikaye boyunca aralar verip durum değerlendirmesi yaparak ana karakterden önce suçluyu bulmaya çalışmaya bayılıyorum. Şu ana kadar okuduğum kitaplardan bazılarında kazanan ben oldum, bazılarında katili kısmen bildim, geriye kalanlarda ise bildiğiniz g*t oldum ama neyse, gelişeceğim böyle böyle.
Ana kızımız Signa Farrow, oldukça zengin ve tanınmış bir ailenin tek çocuğu. Hikâye, sosyetenin hayatın merkezi olduğu Ortaçağ Avrupa’sı gibi bir dönemde geçiyor. Şimdi bu yukarıda dediklerime dayanarak Signa’nın mükemmel bir hayata sahip olduğunu düşünebilirsiniz ama gelin görün ki öyle değil. Tüm ailesi ölünce kız yıllarını oradan oraya akrabalar arasında sürüklenerek sefil bir şekilde geçiriyor. Normalde Farrowların sahip olduğu bir miras var ama Signa onu ancak reşit olduğu vakit alabilecek. Yani o zamana kadar akrabalarına muhtaç, ne yazık ki.
Bu hikâyede Ölüm denilen şey bildiğiniz canlı, üstelik de bir erkek. Hatta Signa onu görebiliyor ve gittiği her yerde Ölüm de onun peşinden geliyor. Yani kız lanetli gibi bir şey aslında çünkü çevresindeki insanlar bebekliğinden beri birbiri ardına ölüp duruyor. Bir de şöyle bir durum var ki Signa Farrow diğer herkesin sonu olurken kendisi bir türlü öteki tarafa gitmeyi başaramıyor. Ne tuhaf değil mi? Bildiğiniz yakışıklı Ölüm Bey ona torpil geçiyor.
Hikâye Signa’nın en son yanında bulunduğu akrabasının da onun lanetinden payına düşeni almasının ardından yine yollara düşerek bir başka ailenin yanına gitmesiyle başlıyor. Ha, bir ayrıntı daha: Signa ölülerin ruhlarını görme gibi bir yeteneğe sahip ve bu yetenek sayesinde yeni evi olan Hawthorne malikanesinde yakın zamanda ölmüş evin reisinin merhum eşinin, yani Lillian Hawthorne’un ruhuyla karşılaşabilecek.
Şimdi Signa başlarda onu görmezden geliyor ve ruhla hiçbir şekilde denk gelmemek için elinden geleni yapıyor. Sonuçta tek derdi normal bir şekilde yaşamak, yaklaşan sosyete takdim balosuna hazırlanmak ve tüm bu ruh ve ölüm işlerinden uzak durmak.
Ama Lillian fazla ısrarcı, aynı zamanda oldukça da korkutucu bir ruh. Yazarın Bayan Hawthorne’un huzursuz ruhunu gerçekten etkileyici bir şekilde yazdığını söylemem gerekiyor.
El mecbur, Lillian onu rahat bırakmayınca derdi neymiş diye dinlemek zorunda kalıyor Signa. Ve öğreniyor ki Lillian aslında eceliyle ölmemiş, bu malikaneden biri canını almış ve katil onun ardından şimdi de kızının peşine düşmüş. Haliyle Lillian da onu görebilen tek kişi olan Signa’dan katili bulmasını ve kızı Blythe’ı da öldürmeden önce onu durdurmasını istiyor. Çok basit değil mi?
Normalde Signa bunu yapmayı kabul etmezdi ama Blythe da ölürse şayet insanlar yine onun lanetli olduğunu düşüneceğinden ve zaten bu huzursuz ruh onun peşini bırakmadığından dolayı katili aramaya mecbur kalıyor işte.
Şimdi Signa tutup da kimseye malikânede böyle böyle bir ruh var ve o bana kendisinin katilini bulma görevi verdi diyerek yardım isteyemez. Ama Blythe’ı bizzat görüp onun zehirlenmiş olduğuna kendi deneyimleri sayesinde emin olduktan sonra, bizin kız zamanında ölmek için zehirli belladonna böğürtlenlerinden az yemedi haliyle, bir insanın ondan tükettikten sonra nasıl bir vaziyete düştüğünü çok iyi biliyor. Bu bilgiyi sebep göstererek evin seyisi Slyas’la iş birliği yapmaya başlıyor. Küçük bir not: Bu Slyas adındaki yakışıklı seyis Signa’yı Hawthorne’a getiren kişiydi.
Hikâyenin özü bu işte: Signa katili arayıp onu durdurmaya çalışıyor, bir yandan da Blythe topun ucunda yani her an ölebilir. Zaten Ölüm’ün etrafta ki varlığı da bunun en büyük kanıtı. Evet, Ölüm Bey yalnızca biri öleceği vakit ortaya çıkıyor, bu bir kural gibi bir şey çünkü. Tabii Signa’nın bu görevi yaklaşan sosyete balosundan ve bu evi terk edip mirasını alarak ailesinin başına geçmeden önce tamamlaması gerekli.
Hikâye süresince Signa başta Ölüm’den nefret ediyordu, kendince haklı sebepleri vardı elbette ama zamanla onu ve onun güçlerini kabul etmeye başlıyor. Bir şekilde Signa ve Ölüm birbirine bağlı ve bu sebeple de ona ait olan güçleri kullanabiliyor. Bu arada seyis Slyas’la da ortak amaçları sebebiyle fazlaca vakit geçiriyor ve yakınlaşmaya başlıyorlar. Anlayacağınız üzere iki romantik ilgi mevcut, acep sonunda Signa kimle olacak, hihihihihi çok şaşıracaksınız baştan söyleyeyim. Ev ahalisinin diğer üyeleri ve onların kendi sorunları da var tabii, kitapta yer yer bunları da görüyoruz.
Şunu söylemem gerekiyor ki katil çok beklenmedik biri çıkıyor. Hayır, zaten sebebi de bir acayip, yani tahmin etmek epey zor. Ben şahsen en olmayacak kişiden bile şüphe ettim, değişik değişik senaryolar kurdum kafamda ama gerçeğe tek başıma ulaşamadım. Size bol şans dilerim. Neyse, ikinci kitapta ne olacak acaba, aşırı merak ediyorum. Bu arada böyle katil temalı kitapları seviyorsanız ve içinde hem fantastik öğeler hem de romantizm bulunsun istiyorsanız okumanızı öneririm. Cidden Belladonna güzel bir kitaptı.