Wisteria (Belladonna #3) bence serinin hem en “kalp kıran” hem de en tutkulu kitabıydı… Bu kitap bittiğinde geriye sadece “güzel bir fantastik okudum” hissi kalmıyor, resmen bir yas süreci başlıyor.
Adalyn Grace bu kitapta çıtayı gerçekten yükseltmiş. Çünkü Signa ile başlayan hikâye artık Blythe’ın gölgesinde değil, Blythe’ın kendi ışığında ilerliyor. Ve Blythe… Ah Blythe… Hem sivri dilli hem güçlü hem de duygusal olarak çok gerçek bir karakterdi. Onun “kaderim buysa ben bu kaderi kendi ellerimle şekillendiririm” tavrı kitabı inanılmaz sürükleyici yaptı.
Blythe & Aris, Nefretten Aşka Ama En Güzelinden…
Bu kitabın en güçlü tarafı kesinlikle Blythe ve Aris arasındaki dinamikti. Çünkü bu ilişki sıradan bir “enemies to lovers” değil… Bu ikili gerçekten birbirini tüketiyor, birbirine batıyor ama aynı zamanda birbirine bağımlı hale geliyor. O atışmalar, laf sokmalar, birbirlerine karşı duydukları öfkenin altındaki bastırılmış çekim… Okurken insanın içi kıpır kıpır oluyor.
Aris’in karakter derinliği bu kitapta resmen zirve yaptı. Foxglove’da bile etkileyiciydi ama Wisteria’da onu tanıdıkça daha da bağlanıyorsun. Sessizliğiyle konuşan, acısını içine gömen, korumayı seven ama sevilmeyi hak ettiğine bile inanmayan bir adam… Böyle karakterler zaten insanın kalbine kazınıyor.
Aris bir karakter değil, karanlıkta parlayan bir ışık gibi.
Ve Blythe ile aralarında filizlenen şey o kadar doğal, o kadar içten ilerliyor ki… Sanki “kaderin zorlamasıyla” değil de, gerçekten ruhlarının birbirine çekilmesiyle oluyor.
Wisteria Atmosferi, Gotik Bir Hapishane Gibi
Kitabın mekânı bile başlı başına bir karakter gibiydi. Wisteria’nın o taş duvarları, karanlık havası, kasvetli yalnızlığı… Blythe’ın sıkışmışlığını okuyucuya resmen hissettiriyor. Hem fiziksel olarak kapana kısılmış hem de kader