Stefan Zweig çok karamsar bir adamdı. Üstüne üstlük oldukça da hiperaktif biriydi. Bu tespitlerimi bir yerlerden kesinlikle okumadım, tamamen benim fikrim. Peki neye mi dayandırıyorum bu savımı? Yazdıklarına elbette.
Kitaplarının çoğu yüz sayfayı bulmaz zira.(Kurmacalarını kastediyorum elbette) Oysa, modern romanlar çağıydı onun yaşadığı zaman. Zeitgeist’i bir romanın, anlatmaktan çok, göstermeye dayanırdı. Okurun kafasında canlandırmaya. Ve uzun uzun yazılırdı romanlar. Çünkü tasvir olmalıydı. Hem de bol. Zamanını tasvir etmeliydiniz romanın. Mekanını tasvir etmeliydiniz. Eşyaları tasvir etmeliydiniz. Çünkü internet yoktu o zaman. Buenos Aires’de mi geçiyor romanınız, o halde, eğer mekan önemliyse kurmacanızda, o kenti sokaklarına kadar ince ince betimlemeniz icap ederdi. İnternete girip görme imkanı yoktu okurun.
Kahramanınızda Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu mu var, bunu uzun uzun anlatmanız icap ederdi. Şimdi adını etmeniz yeter. Merakını cezbederse okurun, girer internete, öğrenir ıcığına kadar her şeyi. Değil mi?
Ve düşünün ki bir kurmacada neler neler olur? Zweig bunlardan kaçındı ısrarla. Az detaylı temaları seçti ki az detay anlatsın. Çünkü, hiperaktifti. Yazarken önce kendisine darallar geliyordu. Ancak, gerektiği zaman, kaleminde bukle bukle güller açıyordu.
Satranç’ı düşünün bir? Nasıl da güzel anlatır kahramanın satrancı ilerletip ustalaştığı mekan ve haleti ruhiyeyi. Ya Nazilerin kaybettiği anı? “Czentovic herhangi bir hamle yapmadı, elinin tersiyle ve kararlı bir hareketle bütün taşları tahtanın dışına itti. Ne olduğunu ancak bir saniye sonra anlayabildik: Czentovic oyunu bırakmıştı,” derken, o masanın bir seyircisi de sizsinizdir zira.
Peki ya Olağanüstü Bir Gece’de, hani der ya “Yıllardır yokluğunu hissettiğim şeyi şimdi ele geçirmiştim. Birisi beni arıyordu, sorar gibi yüzüme bakıyordu. Dünyamda ilk kez birisi için hayattaydım,” derken, hayatta olmayı dayandırdığı şeyin hüznüne bakın Allah aşkına!
Bilinmeyen Kadına Mektup’da, iki ayrı yerde miydi, hani der ya, “Bütün bunları sana anlatıyorum, sevgilim, bütün bu küçük, neredeyse gülünç olayları sana daha en baştan itibaren o ürkek ve çekingen çocuğu, yani beni nasıl böylesine etkileyebilmiş olduğunu anlaman için anlatıyorum.
Fakat neden anlatıyorum bütün bunları? Terk edilmiş bir çocuğun bu delice, kendi kendisini yiyip bitiren, böylesine trajik bir umarsızlıktaki saplantısını? Bunları asla sezmemiş, asla bilmemiş birine neden anlatıyorum?”
Çok anlattı Zweig. Çok güzellerdi kısa romanlarında. Abarttı, tadını kaçırdı gerçek hayatta ama. Gerçek hayatı kurmacalarıyla karıştırdı sanki. Nazilerden o kadar korkardı ki, ta Arjantin'de yaşarken bile, arada çıldırmış olarak sokaklarda insanları bir gün Nazilerin oralara gelebileceğini iknaya çalıştı. Çığırından çıkardı onu bu korku. Önceleri Arjantin yönetiminin üst bürokratları sık sık kabul etmiş olmalılar kendisini. Ama, bir gün Nazilerin Arjantin’i de işgal edebileceğiyle alakalı söylediği şeyler, bıktırdı onları. Bu adam kafayı yemiş, diye düşündüler. Ne zaman bir araya gelmek istese, reddetmiş olmalılar. “Ben yokum, de ki cehenneme gittim. Bir daha da Arjantin’de olmayacağım,” lafını duyan çok sekreter olmuştur.
Be mübarek, de ki 100 gemi yollasın Hitler, her gemide de 200 asker. Yirmi bin kişi nasıl işgal eder Arjantin’i? Burası Babürlerin Hindistan’ı mı? Belki de böyle düşünmüştür Zweig’in bunadığına hükmetmiş, "ciddi" Arjantin bürokratları. Kim bilir?
Aklıma ne zaman Zweig gelse, bir taraftan merhum Celal Bayar gülümser. Bunamıştı Celal Bayar da, her sabah kalktığında, “Geldiler değil mi? Ah, işte ben bunu size söyledim, bir gün Komünistlerin geleceğini biliyordum,” dermiş. Zweig’de bu, Nazilerdi.
Sabırsız Yürek'i nasıl sabretti yazmak için hep şaşırmışımdır. İsmini seçerken aklında ne vardı acaba?
Neyse, daha fazla başınızı ağrıtmayayım. Ama, hep düşünmüşümdür, kendi canına kıyacaktı, ya Lotte’yi nasıl ikna etti, diye. Bir adama kırk gün deli dersen deli olur mu acaba?
Peki muhteşem "The Grand Budapest Hotel" filmini izlediniz mi? Hayırsa cevabınız, hemen izleyin. Zweig'le ne alakalı mı? Mutlaka izleyin o halde.
Zweig severlere selam olsun.