Gönderi

O altı harfli tatlı, hep boğazlarda kaldı.
10/10
·248 syf.··
2025 107. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 19 Kasım 2025 12:55
Yaralarınız var değil mi? İçinize işleyen, kabuk bağladı sandıkça kanayan, kanadıkça sızladığınız. Fark etmeden ruhunuzda taşıdığınız, hayatta başarılı, zengin, sevilen, tercih edilen biri olarak kapatmaya çalıştığınız yaralar. Hatta öyle zamanlar oluyor ki, o yaraları kapatmak için insanlara sığınıyor, kendinizi koşulsuz teslim ediyor, ancak zamanla yaralarınıza iyi gelmek yerine daha çok kanattıklarını fark ediyorsunuz. Ne yapsanız, ne etseniz, ne tutsanız olmuyor. “Herkese ben koşuyorum, kimseye yetemiyorum, kimseye de yaranamıyorum.” “Kes bütün iplerini. Sen kukla değilsin. Kaderinin hakkını veren müthiş bir oyuncusun.” Sonra fark ediyorsun ki, kendisine iyi gelmeyene kimse iyi gelmiyormuş, Sonra fark ediyorsun ki, kendi gözyaşını silmeyenin gözyaşını kimse silmiyormuş, Sonra fark ediyorsun ki, kendisini anlamayanı kimse anlamıyormuş, Ve sonra fark ediyorsun ki, hayatını kendisi için harcamayana kimse bir hayat vermiyormuş. Öyle geç gelen bir farkındalık ki: “Kimseyle yorulmak istemiyorum, yeterince yoruldum.” “Kimsesizin halinden kimsesiz anlar.” Bir haber okumuştum geçtiğimiz yıllarda, “Elazığ’da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeden 12 yaşındaki ağır zihinsel engelli kızın cenazesi, annesinin cenazeyi kabul etmemesi nedeniyle kimsesizler mezarlığına gömüldü.” Kimsesizler Mezarlığı… Kime diyoruz “kimsesiz” diye? Kimsesi ölene mi? Kimsesini içinde öldürene mi? Türk Dil Kurumu’nun bir tanımının canımı yakacağı aklıma gelmezdi: “Boş, ıssız, içinde kimse bulunmayan.” O iç, yüreğimizin ta içi olabilir mi? Oradaki kocaman boşluk… En derin ıssızlıklar insanların yüreklerindekiler değil midir? İki hayat, iki kayboluş, iki yara… Tüm yaralar bir şekilde geçiyor da aile yaralarını bir ömür sırtında taşıyor insan. “Ayakkabı vurduğunda ayağının arkasında bir yara açılır, çorap giydiğinde o yara çoraba yapışır, çorabı çıkarttığında kabuk kopar ve tekrar kanar. İyileşmesi zaman alır. Ayakkabıyı çorapsız giyemezsin, çorapla giysen yine yapışır. Aile yaraları biraz böyledir. Yürümekten vazgeçemezsin ve attığın her adımda canını acıtmaya devam eder.” Yıllar sonra oluşturacağı Meltem karakterinin yaralarını yılar önce Gelirken Ekmek Al kitabında tanımlamış Şermin Yaşar, “Yürümekten vazgeçemezsin ve attığın her adımda canını acıtmaya devam eder.” Sahi, Meltem demişken… Annesiz büyüyen bir kızın hikâyesi mi desem, varken bile yok olan bir babanın geriye bıraktığı sızı mı desem bilemedim. Kimi yalnızlıklar seçilmiştir, kimileri zorunda bırakılmışlık… Annesizliğe, babasızlığa, sevgisizliğe. “Çiçeği ha bir günde koparıp atmışsın kökünden, ha yavaş yavaş solmasına izin vermişsin.” Yavaş yavaş bir soluş, gelmeyeni bekleyiş… “Çok bekledim aslında. Beklemiyormuşum gibi yaptım ama hep bekledim.” Bazen siz yıllarca beklersiniz olmaz, sonra kafanızı kaldırıp bakarsınız, bekledikleriniz dünyada başkalarına ne güzel saçılmış. Bu acının tarifi yok… “Adaletsizliği kıskanıyordum. Sevginin size böyle boca edilirken, bana ve benim gibi pek çoklarına damla damla verilmesine dayanamıyordum.” Yalnız değilsin Meltem, hiçbirimize öyle boca edilmişliği yok, sadece kimimiz mutlu görünmeye çalışıyoruz hepsi bu. “Cevizleri ufalayıp kâselerin üzerine serptim. Selime Teyze… Ne yapıyordu acaba?” Bir de Selime Teyze vardı değil mi? Bu kitabın asıl kahramanı o muydu yoksa dünyada o ve onun gibilere zamanla kıyıda köşede yer ayrıldığı için incelemede de mi kıyıda köşede kalmalıydı? “Yaşadığım mahallede bir teyze vardı. Yalnız başına evde ölmekten korktuğu için sabah akşam, sıcak soğuk demeden gelir çocuk parkına otururdu. Bugün evinde ölmüş.” #185151446 Peki ya yaşlıların yegâne görevi yaşlanıp evinde yahut huzurevinde ölmek miydi? İsminde “huzur” geçen kaç yer insana gerçekten huzur verirdi? Yaşlanınca insanın duyguları, yapmak istedikleri, hayalleri olamaz mıydı? Zamana bıraka bıraka hepimizin ulaşacağı yer sonunda yaşlılık değil mi? Çığ gibi büyüyor dünyada 70 yaş üzeri intihar oranları ve insanların dilinde kalıplaşmış, basit, sevimsiz bir soru: “O yaşta ne derdi vardı da intihar etti?” Anlaşılmak istemenin, kaybolmanın, ruhun yalnızlığının, yitip gitmenin, azala azala bitmenin yaşı mı olur ki? “İnsan sanıyor ki kıyamet bir kerede kopacak. Belki herkesin kıyameti ayrı ayrı kopuyordur.” Aslında herkes haklı. 21. yüzyılın kıyameti de bu. Hayatta herkesin kendi içinde mücadele verdiği savaşlar var ve dışarıdan bakan kimse onların mücadelesini göremiyor. Kör Baykuş misali, “Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.” Ve Lev Tolstoy’un da dediği gibi kapanmayan… “Bu yaralar hiçbir zaman kapanmıyordu.” İnsanları davranışları, ihmal ettikleri, yetemedikleriyle suçluyorduk onların hikâyesini bilemeden. Evet, Selime Teyze haklıydı, ama işte hikâyeyi kimden dinlersek en çok o haklıydı. Burada başlıyor gerçek yazarlık işte! Haklı bir kahramanın değil haksız olduğunu düşündüğümüz kahramanın da zihninden kesitler buluyor ve sorgulamaya başlıyoruz… “Yıldız haklı. Genç anne istemekte, annesinin yaslı ve yaşlı halini istememekte haklı. Selime Teyze de haklı; o zaman da haklıymış, şimdi de.” Ben en çok yıldızın yalnızlığını hissettim mesela. Hikâyeyi bir de onun ağzından dinlemek isterdim. En azından mutlu bir evliliği olmuş Selime Teyzenin, peki ya çocuklarının? Yarası olan iki kadının hikâyesi bu. Birbirinin yarasına dokunan iki kadının hikâyesi… Aile yaraları olan, yaralarını yanlış ellerde iyileştirmeye çalışarak daha çok kanatanların hikâyesi. Kaybolan, düpedüz kaçan, kalabalıkta yitip gidenlerin hikâyesi. Ölüsüne bir gün ağlayacakken dirisine yıllar yılı ağlayanların, verimli topraklarda çiçek açamadan solup gidenlerin hikâyesi. Bu sizin hikâyeniz. Meltem, Selime Teyzeye dokundu; o Meltem’e. Kim bilir, bu kitap da size dokunup değiştirecek belki… Okumadan bilebilir misiniz? Ama okuyup görebilirsiniz. Daha ne çok anlatacak şeyim vardı, hepsi boğazımda kördüğüm kaldı. Biten bir kitabın ardından konuşmak, yiten birinin ardından konuşmak gibi. Ve o yiten sizin için çok şey olduysa… Olur da okursanız Meltem’e selamlarımı iletin, yalnız değil; hiç yalnız olmadı. O altı harfli tatlı, hep boğazlarda kaldı.
Altı Harfli Bir TatlıŞermin Yaşar · Doğan Kitap · 202513,5bin okunma
··
4 +1'leme
·
22,8bin Gösterim
22 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Mikail Balcı
Gönderi Sahibi
Tanıştığım herkese okutacağım bu kitabı. Sizin benden daha az yaralı olmaya ne hakkınız var?
Hem incelemeyi okumuş,hem de kitabı okumuş biri olarak kendimi o kadar şanslı hissediyorum ki.Hayatımızdan bir “Altı Harfli Bir Tatlı” geldi de geçti bile.Daha dün gibi hatırlıyorum yorumlarda kitabı çok seveceğinizi söylediğimi 🥹
Mikail Balcı
Gönderi Sahibi
Hilal Kucur tam olarak öyle...
“O benim ellerimi tuttu. Sözü bitene kadar elimi bırakmadan, gözünü gözümden ayırmadan konuştu. Beni gördü.” Günümüzün tüm insan ilişkilerine dair çok iyi bir anlatımı vardı romanın, incelemeniz de çok güzel olmuş elinize sağlık.
Mikail Balcı
Gönderi Sahibi
Katkınız için teşekkür ederim.
"Bu kadarcık bir sevilme, bu kadarcık bir sevildiğini bilmeydi hayattan istediğim." Kitabın sonunda Meltem için duyduğum mutluluk tarifsiz ❤️
Mikail Balcı
Gönderi Sahibi
Umarım her arayışın sonu öyle olur.
“Tanıştığım herkese okutacağım bu kitabı…” cümlesini görünce, aynı duygunun içimden kaç kere geçtiğini hatırladım. Okuldaki kitapsever arkadaşlarımla bir araya gelip üzerine konuştuğumuz o anlar içimizi ısıttı; öyle samimi, öyle içtendi ki… Şermin Yaşar’ın o kendine has dokunuşu yine kalbime değdi. Çok ama çok güzeldi; mutlaka okunmalı, hatta gönül rahatlığıyla okutturulmalı.
Mikail Balcı
Gönderi Sahibi
Hemfikirim. Kitabın, okumanın değerini bilen, empati kurmayı seven herkes okumalı...
Reklam
Kitabı okudum, incelemeyi okumak da ayrıca iyi geldi Teşekkürler 🙏🏼
Mikail Balcı
Gönderi Sahibi
İyi gelmesine sevindim. Günaydın...
Tebrik ediyorum hocam, öyle güzel bir inceleme yazısı olmuş ki tadına doyamadığım eseri yeniden yeniden okumak istedim. Henüz okumayanlar neler hissedecek kim bilir... 💐
Mikail Balcı
Gönderi Sahibi
Herkes okusun isterim, öyle bir kitap