7 ciltlik serinin dördüncü kitabının da sonuna gelmiş bulunuyorum.
Serinin bir önceki kitabı olan Guermantes Tarafı, sosyetenin maskeli balosuysa, Sodom ve Gomorra o maskelerin düştüğü, ışıkların kapandığı ve herkesin gerçek yüzünün (veya gizli arzularının) ortaya döküldüğü "arka odaydı". Bu kitap için "Sırlar Odası" desem de sanırım yanlış olmaz.
Serinin önceki kitaplarının incelemesinde yaptığım gibi bu kitabı da bölümler halinde inceleyeceğim. O halde başlayalım.
1) Kitabın Adı Neden Böyle?
İncil’deki o meşhur hikayeyi bilirsiniz. Sodom ve Gomorra, günahları ve sapkınlıkları yüzünden tanrının ateşle yok ettiği iki şehirdir. Proust bu ismi bilerek seçiyor.
Bu ciltte konu artık sadece sosyal statü değil; cinsellik, özellikle de eşcinsellik (o dönemki tabiriyle "tersinelik") ve yasak aşklardır. Proust, 20. yüzyıl başında bu konuları bu kadar açık, bu kadar felsefi ve içeriden anlatan ilk yazarlardan biridir D. H. Lawrence ile birlikte.
2) Büyük Açılış: Arı ve Orkide Sahnesi
Kitap, edebiyat tarihinin en ilginç "röntgencilik" sahnelerinden biriyle başlıyor.
Anlatıcımız, avluda bir bitkiyi döllemeye çalışan bir arıyı izlerken, tesadüfen o çok erkeksi, sert, burnundan kıl aldırmayan Baron de Charlus’ü görür. Ama Charlus değişmiştir, bir başkası gibidir. Derken sahneye yelekçilik yapan Jupien girer.
İkisi arasında tek kelime konuşulmadan, sadece bakışlarla ve jestlerle bir anlaşma olur. Proust bu sahneyi bir doğa belgeseli gibi anlatır: "Bir orkidenin arıyı beklemesi gibi..."
Bu sahnede Baron de Charlus’ün aslında eşcinsel olduğunu öğreniriz. O "sert erkek" maskesi düşer, yerine kırılgan, sevilmek isteyen ve bunun için toplumsal kuralları yıkan bir adam gelir.
Proust burada yargılamaz; bir biyolog gibi gözlemler. İnsan doğasının çeşitliliğini, bitkilerin tozlaşması kadar doğal (ama toplum nezdinde lanetli) bir şey olarak sunar.
3) "Lanetlenmiş Irk"
Proust, eşcinselleri topluma karışmış, gizli işaretlerle birbirini tanıyan, sürekli maske takmak zorunda kalan, hem trajik hem de komik bir "gizli örgüt" veya "lanetlenmiş bir ırk" olarak tasvir eder.
Kitap boyunca Baron de Charlus’ün sosyal hayattaki düşüşünü, aşık olduğu kemancı Morel’e duyduğu saplantıyı ve bu uğurda ne kadar küçülebildiğini okudum. Charlus, serinin en renkli, en derinlikli ve en trajik karakterine dönüşür.
Ayrıca Charlus karakteri çok fazla dikkatimi çekti, kitap hakkında incelemeyi bitirdikten sonra biraz daha bu karakter hakkında konuşmak istiyorum.
4) Anlatıcı ve Albertine: Kıskançlık Cehennemi Başlıyor
Sadece Charlus değil, bizim anlatıcı da kendi cehennemine giriş yapar. Önceki kitapta Albertine ile flörtleşiyordu. Bu kitapta iş ciddiye biniyor ama "mutlu aşk" anlamında değil.
Anlatıcının içine bir kurt düşüyor: "Ya Albertine de kadınlardan hoşlanıyorsa?"
Bu şüphe onu delirtir.
Albertine’in bakışlarını, dans ettiği kızları,
kullandığı kelimeleri analiz etmeye başlar.
Bu ciltte aşk; sevgi değil, bilme ve sahip olma arzusudur. Anlatıcı, Albertine'i bir kafese kapatmak ister. Şüphe, gerçeğin kendisinden daha acı vericidir burada. Ve Proust der ki; "Sevdiğimiz kişiyi asla tam olarak tanıyamayız. O her zaman bizim için bir yabancıdır ve bu bilinmezlik kıskançlığın temelidir."
5) Gecikmiş Yas: Kalbin Aralıklı Atışları
Bu kitabın en dokunaklı anı, cinsellikten tamamen bağımsızdır. Anlatıcı bir gün eğilip ayakkabısının düğmesini iliklerken, birdenbire, aylar önce ölen büyükannesinin hatırası tüm canlılığıyla üzerine çöker.
O ana kadar "aklıyla" bildiği ölüm gerçeğini, şimdi "kalbiyle" hisseder. Hıçkırıklara boğulur.
Proust buna "Kalbin Aralıklı Atışları" adını verir. Yasın doğrusal olmadığını, bir kokuyla veya bir hareketle aylar sonra bile bizi gafil avlayabileceğini muazzam anlatır.
Kitapta güneşli plajlar bitti. Artık gece davetleri, gizli buluşmalar, kuytu köşeler ve şüphe dolu bakışlar var. Proust’un analiz yeteneği bu eseriyle zirve yapar. Bir bakışın anlamını çözmek için 10 sayfa ayırabilir. Sosyetenin "alternatif" grubu olan Verdurinler, bu kitapta güç kazanır. Onların salonundaki entrikalar, kemancı Morel ve Baron Charlus üçgenindeki gerilim, bir psikolojik gerilim filmi gibidir.
Son olarak bu kitabı bitirdiğimde, insan ilişkilerinin ne kadar karmaşık katmanlardan oluştuğunu görüp, yanımdaki insanı ne kadar tanıdığımı sorguladım.
Ah, Baron de Charlus! (Tam adıyla Palamède de Guermantes). Kendisi sadece Kayıp Zamanın İzinde'nin değil, bence dünya edebiyatının en derinlikli, en renkli ve en trajik karakterlerinden biridir.
Onu anlamak için, bir soğanın katmanlarını soyduğunuzu hayal edin. İşte Baron de Charlus'ün portresinden anlatmaya başlayayım:
Romanın başlarında Charlus ile karşılaştığımızda, karşımızda bir Zeus heykeli var sanırız. O kadar asil, o kadar zengindir ki, insanlara böcek gibi bakar. Kimseyi beğenmez, herkesi eleştirir. Tam bir "snob" kralıdır. Sert, erkeksilik taslayan, otoriter bir havası vardır. Bakışlarıyla insanı ezer.
Ama Proust bize yavaş yavaş gösterir ki, bu sert kabuk aslında devasa bir savunma mekanizmasıdır.
Sodom ve Gomorra kitabıyla birlikte maske düşer. O sert adamın içinde, sevilmek için çıldıran, inanılmaz derecede kırılgan, hatta feminen ruhlu biri yatar.
Proust, onun durumunu şöyle tarif eder: "Bir erkek bedenine hapsolmuş bir kadın ruhu."
Charlus konuşurken ellerini kollarını kullanmaya başlar, ses tonu değişir, dedikoducu bir teyzeye dönüşebilir. Bu tezatlık onu hem komik hem de büyüleyici yapar.
Ayrıca Baron de Charlus karakteri büyük ölçüde yukarıdaki anlattığım resimde görülen, dönemin ünlü dandy'si ve şairi Robert de Montesquiou'dan esinlenilmiş. Duruşundaki o kibre ve zarafete dikkat ederek okuyunca bu belli ediyor kendini zaten.
Charlus'ün yıkımı, Charles Morel adında genç, yetenekli ama ahlaksız bir kemancıya aşık olmasıyla başlıyor. Charlus, bu genci ünlü yapmak için servetini ve nüfuzunu harcıyor. Morel ise onu sadece kullanıp, aşağılar ve toplum içinde rezil eder.
O dev gibi, kimseye eyvallahı olmayan Baron, bu serseri ruhlu gencin karşısında küçülür, ağlar, yalvarır. Aşk, onu bir kraldan bir köleye dönüştürür.
Bu durumu okurken içim acıdı. "Yapma be adam, kendine gel!" demek istedim.
Charlus'ü bu kadar özel kılan şey ise bence çelişkileridir.
Hem inanılmaz derecede zekidir, sanat ve kültür deryasıdır.
Hem de en bayağı dedikoduların peşindedir.
Hem çok dindardır, kiliseye bağlıdır.
Hem de "günah" sayılan her türlü hazzın peşindedir.
O, edebiyatın King Lear'ı gibidir; ama sarayda değil, Paris salonlarında deliren bir versiyonu. Hem nefret edersin kibrinden, hem de o yalnızlığına ve çaresizliğine sarılmak istersin.
Hız kesmeden serinin beşinci kitabıyla okumaya devam edelim bakalım hikaye nasıl bir şekil alacak çok merak ediyorum.