Matt Haig ’in İnsanlar romanı, kendisini dünyaya ve kendi türüne yabancı hisseden herkesin kalbine dokunabilecek, bilimkurgu soslu derin bir varoluş hikayesidir. Roman, evrenin çok uzak bir köşesinden gelen bir ziyaretçinin, dahi bir matematik profesörünün bedenine bürünerek dünyadaki yaşamı gözlemlemesini konu alır. Başlangıçta insan türünü son derece mantıksız, zayıf ve tiksinti verici bulan bu dış gözlemci, bizim için çok sıradan olan alışkanlıkları, duyguları ve toplumsal kuralları anlamlandırmaya çalışırken aslında okura dev bir ayna tutar. Kitabın asıl başarısı, olay örgüsünden ziyade karakterin geçirdiği içsel dönüşümde yatar. Yazar, bir uzaylının perspektifini kullanarak neden müzik dinlediğimizi, neden aşık olduğumuzu ya da neden bazen sadece gökyüzüne bakıp hüzünlendiğimizi sanki bunları ilk kez görüyormuşuz gibi tarif eder. Bu durum, okuyucunun kendi hayatındaki küçük detaylara ve sahip olduğu değerlere taze bir bakış açısıyla yaklaşmasını sağlar. Haig’in yalın, mizahi ve bir o kadar da içten dili, ağır felsefi soruları gündelik hayatın absürtlüğüyle harmanlayarak anlatır.
Eser, modern insanın içindeki yalnızlığı ve aidiyet arayışını işlerken, kusurlu olmanın aslında ne kadar insani ve değerli bir şey olduğunu hatırlatır. Matt Haig, bu romanda doğrudan akademik bir felsefe dersi vermez ancak kitabın dokusuna ve karakterin düşünce yapısına sinmiş belirgin felsefi ekoller ve filozofların izleri vardır. Özellikle matematik, mantık ve varoluşçuluk arasındaki çatışma, hikayenin düşünsel zeminini oluşturur. Örneğin, isimsiz ziyaretçinin dünyayı keşfetme süreci yer yer Baruch Spinoza’nın panteist yaklaşımını andırır. Başlangıçta insanları ayrı ve kusurlu birer birim olarak gören karakter, zamanla her bir canlının ve duygunun evrensel bir bütünün parçası olduğunu kavramaya başlar. Duyguların matematiksel bir doğası olduğunu ama bunun sadece hissetmekle anlaşılabileceğini fark etmesi, Baruch Spinoza’nın öğretileriyle paraleldir.
Kitabın genelinde, özellikle de kahramanın oğluna verdiği öğütlerde güçlü bir Stoacı damar hissedilir. Marcus Aurelius veya Epiktetos gibi filozofların savunduğu, kontrol edilemeyenleri kabullenme felsefesi, romanda modern insanın kaygılarına bir panzehir olarak sunulur. Karakter, insanların ölümlü olduklarını bildikleri halde yaşamaya devam etme cesaretlerini gözlemledikçe bu Stoacı erdemi keşfeder. Aynı zamanda, "varlık özden önce gelir" ilkesiyle Jean-Paul Sartre ve varoluşçuluk teması da romanda somut bir şekilde işlenir. Karakterimiz dünyaya belirli bir görev ve tanımla gelse de, insan hayatını deneyimledikçe kendi kararlarını vermeye ve kendi anlamını yaratmaya başlar. Hiçbir dış gücün ona ne yapması gerektiğini söyleyemeyeceği bir noktaya gelmesi, tam olarak Sartrecı bir özgürlük ve sorumluluk temasıdır.
Bunun yanı sıra kitap, sabit kimlikler yerine Gilles Deleuze’ün vurguladığı "oluş" halini de yansıtır. Karakterin ne tam bir profesör ne de artık tam bir uzaylı olduğu o arada kalmışlık hali, farkı ve sürekli değişimi kutsayan bir bakış açısıyla örtüşür. Karakterin başlangıçtaki katı mantığı Pisagorcu veya Platon (Eflatun)'cu bir "evren sayılardan ibarettir" anlayışını temsil etse de hikaye ilerledikçe bu saf akılcılığın hayatın şiirselliğini ve sevgiyi açıklamakta yetersiz kaldığı savunulur. Sonuç olarak İnsanlar, felsefi derinliğini sıkıcı kuramlar olarak değil, kahramanın yaşadığı şaşkınlıklar ve keşifler üzerinden doğal bir şekilde metne yediren, insan olmanın zorluklarına rağmen neden yaşamaya değer olduğuna dair umut dolu bir perspektif sunan eşsiz bir eserdir.