Marcel Proust'un edebiyat dünyasına ilk büyük selamı olan Hazlar ve Günler, genç yazarın sadece yeteneğini değil, aynı zamanda ileride dünya edebiyatını kökten değiştirecek olan o devasa ”kayıp zaman„ arayışının genetik kodlarını da içinde barındıran müstesna bir yapıt.
Dışarıdan bakıldığında 19. yy sonu Paris salonlarının ışıltılı, züppe ve biraz da melankolik bir dökümü gibi görünse de bu eser, satır aralarına sızıldığında insan ruhunun en karanlık dehlizlerine, suçluluk duygusuna zamanın acımasız aşındırıcılığına dair sarsıcı bir gerçekle karşılıyor.
Proust, kitabın isminde Hesiodos'a yaptığı nazireyle ”işler„ yerine ”hazlar„ kavramını koyarak, modern insanın trajedisini üretimde değil, tüketim ve duygu karmaşasında arayacağının sinyalini veriyor. Eserin bütününe yayılan o aristokratik hüzün, aslında bir sınıfın övgüsü olarak değil de, o sınıfın temsil ettiği yapaylığın ve bu yapaylık içinde kaybolan bireysel özgürlüğün keskin bir eleştirisidir.
Bu eseriyle, erken yaşlarda kendi sesini bulma yolcuğundaki en önemli durağında olan Proust, okura saflığın yitirilişini, sosyetenin boşluğunu ve zamanın yıkıcılığını anlatırken, bu karanlık tabloyu da ancak sanatın ve hatırlamanın ışınğında aydınlatılabileceğini gösteriyor.
Anatole France'ın önsözü ve Roza Hakmen'in çevirisi ile keyifli okumalar dilerim...
Hazlar ve GünlerMarcel ProustRoza HakmenAnatole France